Bir zamanlar yılda bir kez yaşandığında ülke gündemini sarsan olayları artık bir haftaya sığdırıyoruz. Haftalık gündemimiz, asırlık sorunların ağırlığını taşımaya devam ediyor.

Gazeteler, televizyon programları, haber siteleri... Her biri kendi penceresinden olayları vermeye devam ediyor. Kimileri olayları kapatmaya, gündemi fazla uzatmamaya çalışırken, kimileri de bütün açıklığıyla olup bitenleri kamuoyunun önüne koyuyor.

Her gün yeni gözaltılar, yeni soruşturmalar, yeni yolsuzluk iddiaları, yeni siyasi polemikler...

Kadın cinayetleri, çocukların geleceğinin çalınması, iş cinayetleri, kamu kaynakları üzerinden yükselen şaibeler, siyasi ve ekonomik skandallar... Bitmek bilmiyor. Daha da kötüsü, bütün bunlar artık o kadar sık yaşanıyor ki toplumun refleksleri bile yoruluyor. Dün büyük bir infial yaratacak bir olay, bugün birkaç saatlik haber döngüsünün ardından yerini başka bir skandala bırakıyor.

On yıl önce bir kadının sokak ortasında öldürülmesi toplumda günlerce süren büyük bir infiale yol açabiliyordu. Bir yolsuzluk iddiası ortaya çıktığında insanların vicdanı, siyasetinden önce konuşabiliyordu.

Bugün ise bir skandalın ömrü, çoğu zaman bir sonraki skandalın ortaya çıkmasına kadar sürüyor. Tam bir olayımı konuşmaya başlamışken yenisi geliyor.

Tam bir acının üzerine düşünmeye çalışırken başka bir acı düşüyor gündemimize.

Ve biz, daha önce yaşananı sindiremeden yenisine geçiyoruz.

Oysa şimdi böyle mi?

Daha dün, Soma'da bir maden ocağında meydana gelen göçükte beş işçi hayatını kaybetti. Beş insan... Beş ev... Beş aile...

Bir haber bülteninin birkaç dakikasına sığdırılan beş hayat.

Peki yerin altında can veren o işçilerin evlerinde hayat nasıl devam edecek? Babasız kalan çocuğun acısını hissedebildiniz mi?

Yoksa birkaç saat sonra başka bir gündem geldi ve Soma'nın acısı da zihnimizin bir köşesine mi kaldırıldı?

Siyaset, ekonomi, kamu yönetimi derken şimdi milyonların tutkuyla takip ettiği futbolun gündemi de soruşturmalarla anılıyor.

Soma faciası henüz gündemden düşmemişken, bu kez futbol dünyasından yeni bir soruşturma baberi geldi. MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu'nun da aralarında bulunduğu beş kişi tutuklandı. Bir başka soruşturma, bir başka gündem bir başka dosya...

Peki bütün bunların ortasında bizim ahlaki ve toplumsal reflekslerimize ne oldu?

Bir başka dosyaya bakalım. AKP'nin eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya'nın fon işlemleriyle ilgili rakamlar kamuoyuna yansıdı. Kamuoyuna açıklanan bilgilere göre çiftin yaklaşık 163 milyon liralık yatırımına karşılık yaklaşık 2 milyar 170 milyon liralık çekim yaptığı öne sürülüyor.

Rakamların büyüklüğü bile tek başına ciddi sorular doğurmuyor mu?

Paranın kaynağı nedir?

İşlemler hangi tarihlerde yapılmıştır? Bu kazanç nasıl elde edilmiştir?

Ve bütün bunların cevabı kamuoyuna bütün açıklığıyla verilecek midir?

Üstelik mesele artık yalnızca siyasi bir tartışmadan ibaret değildir. Konuyla ilgili soruşturma yürütülmektedir.

O halde asıl soru şudur:

Bu dosyanın sonuna kadar gidilecek mi?

Yoksa istifa etmek, siyasi sorumluluk almak adına yeterli görülüp dosya zamanın ve yeni gündemlerin arasında unutulacak mı?

Burada mesele Fatma Betül Sayan Kaya'nın başörtülü olması, AKP'li olması ya da hangi siyasi mahalleden geldiği değildir. Mesele çok daha basittir: Hukuk herkes için aynı işleyecek mi?

Yıllardır "kul hakkı", "haram", "ahlak" ve "dindarlık" üzerinden siyaset yapanlara da sormak gerekiyor: Başörtüsünü savunmak kadar kul hakkını savunmak da önemli değil mi?

Bir insanın başörtüsüne gösterdiğiniz hassasiyetin onda birini adalete ve kamu vicdanına göstermek neden bu kadar zor?

Her partinin içinde yolsuzluk iddialarına adı karışan insanlar elbette çıkabilir. Önemli olan kişinin hangi partiden olduğu değil, hakkında ortaya çıkan iddiaların bağımsız ve şeffaf biçimde soruşturulması ve suç sabit görülürse hukuk önünde hesabının sorulmasıdır.

Şimdi asıl sınav burada.

Çünkü mesele yalnızca bir siyasetçi değildir.

Mesele, adaletin makamdan makama, kişiden kişiye değişip değişmediğidir.

Deniz Göktaş'ın bir mizah gösterisinde söylediği sözler nedeniyle 88 gün tutuklu kaldığı ve ardından hapis cezasına çarptırıldığı bir ülkede, kamuoyunun önünde milyarlarca liralık para hareketleriyle ilgili soruşturma yürütülen bir siyasetçi için de aynı hukuk hassasiyetinin gösterilip gösterilmeyeceği sorusu elbette sorulacaktır.

Komedyenin sözlerine gösterilen hassasiyet, siyasetin güçlü isimleri söz konusu olduğunda da gösterilecek mi?

Yoksa adaletin terazisi, kişinin makamına ve siyasi gücüne göre mi değişecek?

İşte bunu göreceğiz.

Çünkü bir ülkede asıl tehlike yalnızca skandalların, yolsuzluk iddialarının, soruşturmaların ve adaletsizliklerin çoğalması değildir.

Asıl tehlike, bütün bunların karşısında toplumun artık şaşırmamaya başlamasıdır.

Dün bizi ayağa kaldıran şey bugün yalnızca birkaç dakikalığına gündem oluyor.

Dün kabul edilemez dediğimiz şey, bugün "zaten her yerde böyle" denilerek geçiştiriliyor.

Ne yazık ki en büyük kaybımız tam burada başlıyor:

Yaşananlara değil, yaşananlara alışmaya başlıyoruz.

Bir ülkenin vicdanı, yaşanan kötülüklerden önce onlara verdiği tepkiyle ölçülür.

Eğer artık hiçbir şey bizi şaşırtmıyorsa, hiçbir haksızlık karşısında sesimiz yükselmiyorsa ve her yeni skandal bir öncekini unutturuyorsa, ortada yalnızca siyasi ya da ekonomik bir sorun yoktur.

Ortada hepimizin yüzleşmesi gereken daha büyük bir sorun vardır:

Vicdanımızı ne zaman bu kadar yorduk?