Belki sizlere romantik gelebilir bu başlık. Fakat direnmenin ve mücadele etmenin tarihimizdeki kazanımlarına baktığımızda, “direnmek” kelimesinin hafif, basit ve romantik bir kelimeden ibaret olmadığını görürüz. Çünkü insanlık tarihi biraz da bedel ödeyenlerin, itiraz edenlerin ve “böyle gelmiş ama böyle gitmemeli” diyenlerin tarihidir.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” sözü artık işlevini yitirmiş durumda. Çünkü bu hukuksuz ve adaletsiz düzende yılanın kime dokunacağı belli olmuyor. Bugün başkasının yaşadığı haksızlığa sessiz kalan, yarın aynı haksızlığın kapısını kendi evinin önünde bulabiliyor.
İktidara oy veren de yoksulluğun içerisinde, muhalefete oy veren de aynı girdabın içinde. Markete giden, faturayı ödeyen, çocuğunun eğitim masrafını düşünen herkes ekonomik gerçeklikle yüzleşiyor. Buna rağmen birçok insan, yaşadığı sıkıntının nedenlerini sorgulamak yerine aynı düzenin içerisinde bir çıkış yolu aramaya devam ediyor.
Şunu sormak gerekiyor:
Bugünkü ekonomik tablo CHP iktidarında olsaydı, iktidara oy verenler sessiz kalır mıydı?
Elbette kalmazlardı.
Peki biz muhalifler, bugün yaşanan tabloyu içimize sindirdik mi? Yoksa gerçekten gereken mücadeleyi veriyor muyuz?
Sokakta, işyerinde, meydanlarda, sendikalarda, derneklerde, hayatın içerisinde hakkımızı arıyor muyuz?
Öyle bir iklim yaratıldı ki artık yazanı, çizeni, güldüreni, düşüneni susturmak; itiraz edeni cezalandırmak konusunda çekince duyulmuyor. Toplumun önemli bir kesimi ise kendi küçük dünyasına çekilmiş durumda.
Seçimden seçime sandığa gidiyor, oyumuzu kullanıyor ve düzenin değişmesini bekliyoruz.
Oysa yalnızca seçimleri beklemek, hayatın kendisini değiştirmeye yetmiyor.
Çünkü iktidarlar değişebilir ama maküs tarihimiz değişmiyor.
Ay sonunu zor getiren insanlar olarak, bizden önceki kuşakların yaşadığı yoksulluğu, güvencesizliği ve çaresizliği yeniden yaşayıp gitme tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Peki bunu değiştirebilir miyiz?
Evet.
Ama bunun yolu, suyun akışına kendimizi bırakmaktan değil, gerektiğinde o akışın karşısına çıkmaktan geçiyor.
Direnenler tarihi değiştirir
Tarihe baktığımızda, bugün bize doğal ve değişmez görünen pek çok hakkın mücadele sonucunda kazanıldığını görürüz.
Sekiz saatlik iş günü gökten inmedi. İşçilerin uzun yıllar süren mücadelelerinin sonucunda ortaya çıktı.
Kadınların seçme ve seçilme hakkı kendiliğinden verilmedi. Dünyanın farklı yerlerinde kadınlar yıllarca mücadele etti, örgütlendi ve bedeller ödedi.
Irk ayrımcılığına karşı verilen mücadeleler, sendikal haklar, çocuk işçiliğinin sınırlandırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal güvenlik gibi bugün hayatımızın doğal bir parçası olarak gördüğümüz pek çok kazanım, geçmişte birilerinin “artık yeter” demesiyle başladı.
Türkiye'nin yakın tarihine baktığımızda da emekçilerin grevleri, sendikal mücadeleleri ve toplumsal direnişleri önemli kazanımların önünü açtı.
Demek ki tarih, yalnızca iktidarda olanların yazdığı bir kitap değildir.
Tarih aynı zamanda direnenlerin de eseridir.
Dünyanın farklı dönemlerinde bu gerçeği dile getiren düşünürlerin sözlerine kulak vermekte fayda var.
Thoreau, adaletsiz bir düzene karşı bireyin vicdani sorumluluğunu hatırlatırken; Rosa Luxemburg özgürlüğün yalnızca bizim gibi düşünenler için değil, farklı düşünenler için de gerekli olduğunu söylüyordu. Martin Luther King Jr. ise büyük değişimlerin, örgütlü ve kararlı mücadeleler olmadan gerçekleşmeyeceğini gösterdi.
Hepsinin ortaklaştığı bir gerçek vardı:
Haksızlık karşısında susmak, haksızlığın ömrünü uzatır.
Boykot, grev, örgütlü mücadele
Bugün işçilerin elindeki en önemli güçlerden biri de örgütlü mücadeledir.
Boykot ve genel grev, emekçilerin yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir güç olduğunu hatırlatan en önemli mücadele araçlarındandır.
Çünkü üretimi yapan işçidir.
Hayatı ayakta tutan işçidir.
Fabrikayı çalıştıran, belediyeyi ayakta tutan, hastanede hizmet veren, sokakları temizleyen, tarlada üreten, yük taşıyan, sofraya ekmek getiren insanlardır.
Bu nedenle emeğin gücünü küçümsememek gerekir.
İşçinin elindeki en büyük güç, yalnız olmadığını bilmesidir.
Örgütlenmek, yan yana gelmek ve hakkını birlikte savunmak...
Bazen bir imzanın, bazen bir grevin, bazen bir boykotun ve bazen de yalnızca “hayır, buna razı değilim” diyebilmenin büyük bir değişimin ilk adımı olduğunu unutmamak gerekir.
İktidarın verdiği sadakaya el açıp şükretme dönemi çoktan bitmelidir.
Çünkü haklar sadaka değildir.
Haklar mücadeleyle alınır.
Teslimiyetle ise yalnızca kazanılmış haklarımızı teslim ederiz.
Kurtarıcı beklemeyelim
Peki çare kim?
Erdoğan mı?
Özgür Özel mi?
Kılıçdaroğlu mu?
Ya da başka bir siyasi lider mi?
Bence çare, hiçbir liderin iki dudağının arasında değil.
Çare biziz.
Kendi gücümüzün farkına vardığımız gün, gerçek değişimin kapısını da aralamış oluruz.
İşçi kendi gücünün, emekli kendi gücünün, genç kendi gücünün, kadın kendi gücünün, toplum kendi ortak gücünün farkına vardığında hiçbir düzen eskisi kadar güçlü değildir.
Bize sürekli kurtarıcılar gösteriliyor. Oysa asıl mesele kurtarıcı beklememektir. Kendi kaderimize sahip çıkmaktır.
Çünkü tarih boyunca değişimi yaratanlar, yalnızca seçim sonuçlarını bekleyenler değil; gerektiğinde sokağa çıkan, örgütlenen, itiraz eden, bedel ödeyen ve “başka bir hayat mümkün” diyerek mücadele edenler olmuştur.
Direnmek kaybetmek değildir.
Direnmek, kazanma ihtimalini canlı tutmaktır.
Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Zafer, her zaman direnenlerin olmuştur.