Bir insan kırkına yaklaşırken annesine dönüp “Biz Kürt müyüz?” diye soruyorsa, haber onun Kürt çıkması değildir. Haber, bir insanın kendi kimliğini neden annesinden yeniden öğrenmek zorunda kaldığıdır. Çünkü asimilasyon bazen bir dili yasaklamaktan daha fazlasıdır: İnsanın geçmişiyle arasına öyle bir mesafe koyar ki, bir gün kendi hikâyesine yabancı gibi dönüp bakar.
Kürt olmak bugün biraz kolaylaştı galiba.
Yanlış anlaşılmasın.
Dersim’de kolay değildi. Zilan’da kolay değildi. Helebçe’de kolay değildi. Enfal’de hiç kolay değildi. Roboskî’de, o soğuk aralık gecesinde yaşamını yitiren 34 insan için de kolay değildi.
Bir zamanlar Kürt olmak yalnız kimlik meselesi değildi. Evde Kürtçe konuşup sokakta Türkçe konuşmak, çocuğuna Kürtçe ninni söyleyip okula gönderirken “Dışarıda konuşma” demekti.
Köyünün adını evde başka, resmi dairede başka söylemekti.
Ninenin bildiği dili torunun bilmemesiydi.
Asimilasyonun en büyük başarısı belki de buydu: İnsanları yalnız dillerinden değil, kendi hikâyelerinden de uzaklaştırmak.
Şimdi zaman değişti.
Farah Zeynep Abdullah, bir takipçisinin mesajının ardından annesine “Bizde Kürtlük var mı anniş?” diye sordu. Annesinin cevabından ailede Kürt köken bulunduğunu öğrendi ve konuşmayı “Araştırdım” notuyla paylaştı.
Ardından magazin başlıkları geldi:
“Farah Zeynep Abdullah Kürt olduğunu öğrendi!”
İnsan acı acı gülümsüyor.
Keşke Kürtlük hep bu kadar kolay olsaydı.
Keşke Ahmet Kaya da bir gün sahneye çıkıp “Ben Kürtmüşüm arkadaşlar” deseydi; herkes alkışlasaydı, ertesi gün gazeteler “Ünlü sanatçı kökenini açıkladı” diye yazsaydı ve hayat devam etseydi.
Olmadı.
Kürtçe şarkı söyleyeceğini açıkladığında karşılaştığı şey magazin merakı değil, linçti.
Ama burada Farah Zeynep Abdullah’a kızmak kolaycılık olur.
Çünkü mesele onun Kürt olduğunu öğrenmesi değil.
Asıl soru şu:
Bir insan neden annesine “Biz Kürt müyüz?” diye sormak zorunda kalır?
Bir insan Türk olduğunu öğrenmek için annesine mesaj atmaz. Okul söyler, televizyon söyler, bayramlar söyler, marşlar söyler, tarih kitapları söyler.
Ama Kürt olduğunu bazen ninenin anlamadığın bir kelimesinden öğrenirsin.
Bazen değiştirilmiş köy adından.
Bazen bir mezar taşından.
Bazen kırk yaşında.
Mehmet Ali Birand kendisini “asimile olmuş bir Kürt” olarak tanımlamış, ailesinin Palu’ya uzanan kökenini sonradan öğrendiğini anlatmıştı.
Selahattin Demirtaş’ın anlattığı ise bu meselenin başka bir yüzünü gösteriyordu. Ailesinin baskılar nedeniyle Kürt kimliğini kendisinden yıllarca sakladığını söylemişti.
Bir anne ve baba düşünün.
Çocuğuna dedesinin adını söylüyor, memleketini söylüyor ama hangi halka ait olduğunu söylemeye çekiniyor.
Asimilasyonun insanda bıraktığı izi anlatmak için bazen yüzlerce sayfalık rapora ihtiyaç yoktur.
Bir çocuktan saklanan kimlik yeter.
Çünkü Kürtler dün ortaya çıkmadı.
Şerefxanê Bedlîsî 16. yüzyılda Şerefname’yi yazıyordu. Ehmedê Xanî 17. yüzyılda Mem û Zîn’i kaleme alıyordu. Dengbêjler kitapların ulaşamadığı köylerde aşkı, ölümü, sürgünü ve tarihi Kürtçe taşıyordu.
Birileri yüzyıllar sonra Kürtlerin varlığını tartışırken, Kürtler çoktan kendi ağıtlarını kendi dillerinde söylüyordu.
Sonra bu hafızanın üzerine ağır tarihler yazıldı.
Dersim.
Zilan.
Helebçe.
Enfal.
Roboskî.
Bu olayların tarihsel bağlamları, failleri ve hukuki nitelikleri aynı değildir. Ancak Kürt toplumsal hafızasında bıraktıkları ortak duygulardan biri korkudur.
Korku da kuşaktan kuşağa geçer.
Bazen anne çocuğuna yalnız ekmeğini değil, suskunluğunu da miras bırakır.
İtirazım Kürt olduğunu bugün öğrenen insana değil.
İtirazım, dün saklanmak zorunda bırakılan bir kimliğin bugün magazin malzemesine dönüştürülmesine.
Dün:
“Kürtçe konuşma.”
Bugün:
“Ünlü oyuncu Kürt çıktı!”
Dün kimlik saklanıyordu.
Bugün tıklanıyor.
Tarihin ironisi bazen insanı güldürmez; boğazında kalır.
Fakat burada başka bir adaletsizliğe de düşmemek gerekir.
Kimse bir insana “Sen bedel ödemedin, Kürt değilsin” diyemez.
Kürtlüğün girişinde turnike yoktur.
Cezaevi kartı sorulmaz.
Gözaltı sayısı hesaplanmaz.
Bir halkın mensubu olmak için acı çekme sertifikası gerekmez.
Aksini söylersek asimilasyona uğramış insanları ikinci kez cezalandırırız.
Önce sistem onların dilini aldı; sonra biz “Dilini bilmiyorsun” diyerek kapıyı kapatırsak asimilasyonun yarım bıraktığı işi tamamlamış oluruz.
Kürtçe bilmiyorsan öğren.
Geçmişini bilmiyorsan araştır.
Deden nereden gelmiş, sor.
Ninen hangi dilde ağıt yakmış, öğren.
Köyünün eski adı neymiş, bak.
Ama “Ben Kürtmüşüm!” deyip kameraya gülümsemekle yetinme.
Çünkü daha önemli bir soru var:
“Ben bunu neden bu kadar geç öğrendim?”
Belki annene ikinci kez yazmalısın.
Bu defa “Anne, biz Kürt müyüz?” diye değil:
“Anne, siz bunu neden bize anlatmadınız?”
İşte o sorunun cevabı bulunduğunda Kürtlük magazin olmaktan çıkar, hafızaya dönüşür.
Bugün barıştan ve demokratik çözümden söz ediyorsak ölçümüz yalnız büyük siyasi cümleler olmamalı.
Bir anne çocuğuna Kürt olduğunu korkmadan söyleyebiliyor mu?
Bir çocuk anadilini konuşurken utanıyor mu?
Bir insan köyünün Kürtçe adını söylediğinde bunun siyasal meydan okuma sayılmadığı bir ülkede yaşayabiliyor mu?
Barış biraz da budur.
İnsanın kendisini tercüme etmek zorunda kalmamasıdır.
Bu nedenle başlığım bilerek böyle:
Ne Mutlu Kurdum Diyene.
Kimseye karşı söylenmiş bir üstünlük cümlesi değil.
Türke, Araba, Farsa, Ermeniye, Rum’a, Çerkese veya Laz’a karşı hiç değil.
Yıllarca kendi adını fısıldamak zorunda bırakılmış bir insanın bir gün korkmadan:
“Ez Kurd im.”
diyebilmesinden söz ediyorum.
Çünkü gerçek özgürlük, bir insanın kimliğinin artık haber değeri taşımadığı gündür.
Ve bunca Kürtçe, anadil, asimilasyon ve kimlik meselesini anlattıktan sonra yazıya yeniden baktım.
Bir tuhaflık vardı.
Bakın, ben bile bütün bunları Türkçe yazdım.
Ne garip, değil mi?