Ortadoğu'da tarihin akışı çoğu zaman meydanlarda değil, kapalı kapılar ardındaki toplantılarda yön değiştirir. Kameralar liderlerin tokalaşmasını gösterir; ancak o tokalaşmaların arkasındaki hesaplar yıllar sonra anlaşılır. Donald Trump'ın Ankara ziyareti ile İran çevresinde yeniden yükselen gerilim de tam böyle bir döneme denk geldi. Görünen gündem NATO, güvenlik ve savunma iş birliğiydi. Fakat görünen ile görülemeyen arasındaki mesafe, Ortadoğu'nun en eski hikâyesidir.
Böyle zamanlarda en büyük hata, yaşananları tek bir güne sıkıştırmaktır. Çünkü bugünkü kriz, dünün devamıdır. Kasr-ı Şirin'den Lozan'a, Körfez Savaşı'ndan Irak'ın işgaline, Suriye iç savaşından bugüne uzanan çizgi bize aynı gerçeği anlatıyor: Bu coğrafyada hiçbir güç boşluğu uzun süre boş kalmaz. Bir güç çekildiğinde diğeri gelir; fakat değişmeyen, bedeli çoğu zaman halkların ödemesidir.
Bugün Washington, İran'ı güvenlik tehdidi olarak tanımlıyor. İsrail, bunu varoluşsal bir mesele olarak görüyor. Avrupa, enerji güvenliği ve yeni göç dalgalarından endişe ediyor. Türkiye ise hem NATO üyesi hem de İran, Irak ve Suriye ile komşu olmanın yükünü taşıyor. Aynı masada oturan aktörlerin ortak çıkarları olduğu kadar birbirleriyle çelişen hesapları da var.
Tam da burada şu soruyu sormak gerekiyor: Bu kriz gerçekten yalnızca İran'ın nükleer programı üzerine mi kurulu, yoksa Ortadoğu'nun yeni güç dengesi mi inşa ediliyor?
Bu sorunun kesin cevabı bugün kimsenin elinde yok. Fakat uluslararası ilişkiler alanında çalışan birçok analist, enerji koridorlarının, deniz ticaret yollarının, Çin ile ABD arasındaki rekabetin ve İsrail'in güvenlik stratejisinin aynı denklem içinde değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu değerlendirmeler önemlidir; ancak yorum ile doğrulanmış olgu birbirine karıştırılmamalıdır.
Kürtler açısından bakıldığında ise mesele daha da karmaşık hâle geliyor.
Son yüz yılın tarihine bakıldığında acı bir ortaklık göze çarpıyor. Hangi devlet kazanırsa kazansın, hangi ittifak kurulursa kurulsun, Kürtler çoğu zaman güvenlik politikalarının konusu oldu; barış süreçlerinin ise kalıcı öznesi olamadı.
Bu yalnızca dış aktörlerin tercihiyle açıklanabilecek bir durum değildir.
Kürt siyasetinin kendi içindeki parçalanmışlık da bu tablonun bir parçasıdır.
Kamuya açık yazılarında Fehim Işık'ın sıkça vurguladığı noktalardan biri, Kürtlerin ortak strateji geliştirememesinin tarihsel maliyetidir. Ona göre ulusal birlik, yalnızca duygusal bir çağrı değil; bölgesel kırılmalar karşısında siyasal varlığın korunmasının temel şartlarından biridir.
Fehim Taştekin ise daha çok jeopolitiğe odaklanıyor. Onun analizlerinde Ortadoğu, tek merkezden yönetilen bir satranç tahtası değil; ABD, Rusya, Türkiye, İran, İsrail ve bölgesel aktörlerin aynı anda hamle yaptığı çok katmanlı bir mücadele alanıdır. Bu nedenle Kürt meselesini yalnızca bir ülkenin iç politikası üzerinden değil, bölgesel güç rekabeti içinde okumayı öneriyor.
Bu iki yaklaşım birbirini tamamlıyor.
Birincisi içeriye bakıyor.
İkincisi dışarıya.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur.
Çünkü yalnızca dış güçleri suçlamak, geçmişi açıklamaya yetmez.
Yalnızca iç hataları konuşmak da eksik kalır.
Gerçek, çoğu zaman bu iki çizginin kesiştiği yerdedir.
Trump'ın Ankara ziyareti üzerine dünya basınında yapılan yorumlara bakıldığında da benzer bir tablo görülüyor. Birçok değerlendirme, Türkiye'nin jeostratejik öneminin yeniden arttığını, İran krizinin NATO gündemini doğrudan etkilediğini ve enerji güvenliğinin yeniden ön plana çıktığını vurguluyor. Bunun karşısında bazı uzmanlar ise bu temasların uzun vadeli yeni bir bölgesel mimarinin işareti olabileceğini ileri sürüyor. Fakat bugün itibarıyla kamuoyuna açıklanmış bilgiler, gizli bir anlaşmanın veya kesinleşmiş bir yeniden paylaşım planının varlığını ortaya koymuyor. Gazetecilik, bilinmeyeni bildiğini iddia etmek değil; bilinmeyen karşısında doğru soruları sormaktır.
İşte tam burada Kürtler açısından asıl soru ortaya çıkıyor.
Eğer Ortadoğu yeniden şekilleniyorsa, Kürtler bu sürecin sadece sonucu mu olacak, yoksa karar vericilerinden biri olabilecek mi?
Bu sorunun cevabı Washington'da değildir.
Ankara'da da değildir.
Tahran'da da değildir.
Cevap, Kürtlerin kendi siyasal kapasitesinde, ortak akıl üretebilme becerisinde ve dış aktörlerle ilişki kurarken kendi önceliklerini koruyabilmesinde yatmaktadır.
Çünkü tarih acımasızdır.
Tarih, başkalarının stratejisini kendi kaderi sanan halklara ikinci bir uyarı yapmaz.
Bugün Ankara'da kurulan masaya bakarken yalnızca liderlerin ne söylediğine değil, neyi söylemediğine de dikkat etmek gerekir. Fakat aynı ölçüde önemli olan bir başka gerçek daha vardır: Her sessizlik gizli bir planın kanıtı değildir; bazen yalnızca diplomasinin doğasıdır. Bu nedenle güçlü analiz, şüphe ile kanıt arasındaki çizgiyi koruyabilen analizdir.
Ortadoğu yeniden hareketleniyor.
Devletler yeni ittifaklar arıyor.
Enerji yolları yeniden hesaplanıyor.
Askerî dengeler yeniden kuruluyor.
Fakat bütün bu gürültünün arasında unutulmaması gereken bir gerçek var:
Bir halkın geleceği, yalnızca büyük devletlerin masalarında değil; kendi siyasal iradesini inşa edebilme gücünde belirlenir.
Belki de bugün sorulması gereken en önemli soru budur:
Yüz yıl önce başkalarının çizdiği haritaların içinde yaşamaya mahkûm edilen Kürtler, ikinci yüzyılda kendi siyasal ufuklarını kendileri çizebilecekler mi? Yoksa tarih, aynı soruyu farklı isimlerle sormaya devam mı edecek?
Ankara Zirvesinin Görünen Yüzü, Görünmeyen Soruları
Uluslararası siyasette liderlerin söyledikleri kadar söylemedikleri de önemlidir. Zirvelerin sonunda yayımlanan ortak bildiriler, çoğu zaman yalnızca üzerinde uzlaşılabilen cümleleri yansıtır. Asıl tartışmaların tamamı kamuoyuna açıklanmaz. Ancak bu durum, açıklanmayan her ayrıntının gizli bir planın kanıtı olduğu anlamına da gelmez.
Trump'ın Ankara ziyareti sonrasında yapılan resmî açıklamalarda öne çıkan başlıklar belliydi: NATO'nun güvenliği, savunma iş birliği, bölgesel istikrar ve İran'daki gelişmeler.
Buna karşılık dünya basınındaki yorumlar daha geniş bir çerçeve çizdi.
Bazı Batılı analizler, Türkiye'nin Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu'nun kesişim noktasındaki konumu nedeniyle yeniden vazgeçilmez bir müttefik olarak öne çıktığını savundu. Bazıları ise bunun kalıcı bir stratejik yakınlaşmadan çok, İran merkezli kriz nedeniyle ortaya çıkan geçici bir zorunluluk olduğunu ileri sürdü.
Ortadoğu uzmanlarının bir bölümü ise başka bir noktaya dikkat çekti.
Onlara göre İran meselesi artık yalnızca İran'ın nükleer programıyla açıklanabilecek bir dosya değildir. Enerji arz güvenliği, Hürmüz Boğazı, İsrail'in güvenlik kaygıları, Çin'in ekonomik nüfuzu ve Rusya'nın bölgedeki etkisi birbirinden bağımsız başlıklar değil; aynı jeopolitik denklemin parçalarıdır.
Fakat bu analizlerin hiçbiri tek başına mutlak hakikat değildir.
Uluslararası ilişkiler, kesin doğruların değil; çıkarların, güç dengelerinin ve değişen ittifakların alanıdır.
Tam da bu nedenle bugün en çok ihtiyaç duyulan şey, slogan değil; serinkanlılıktır.
Kürtler Açısından Değişmeyen Soru
Kürt siyasal düşüncesi içinde de bu gelişmelere ilişkin farklı değerlendirmeler bulunuyor.
Bazı Kürt yazarlar ve analistler, bölgesel krizlerin yeni diplomatik fırsatlar doğurabileceğini savunuyor.
Bazıları ise tarihsel deneyimlere işaret ederek daha ihtiyatlı davranılması gerektiğini söylüyor.
Bu ihtiyatın nedeni geçmişte yaşanan tecrübeler.
1975'teki Cezayir Anlaşması, 1991 Körfez Savaşı, 2003 Irak'ın işgali, Suriye iç savaşı ve 2017 Irak Kürdistanı bağımsızlık referandumu... Her biri Kürt siyasetine farklı imkânlar sunduğu kadar ağır bedeller de getirdi.
Bu nedenle bugün birçok Kürt araştırmacının ortak uyarısı şudur:
Hiçbir dış güç, bir halkın ulusal veya siyasal taleplerini kendi çıkarlarının önüne koymaz.
Bu tespit yalnızca ABD için değil; Rusya, Avrupa ülkeleri ve bölgesel devletler için de geçerlidir.
Güç Siyaseti ile Halkların Talepleri
Ortadoğu'nun temel çelişkisi tam burada ortaya çıkıyor.
Devletler güvenlik konuşuyor.
Halklar ise hak, temsil ve gelecek konuşuyor.
Bu iki dil çoğu zaman birbirine temas etmiyor.
Türkiye güvenlik kaygılarını öne çıkarıyor.
İran rejim güvenliğini önceliyor.
ABD bölgesel caydırıcılıktan söz ediyor.
İsrail ulusal güvenliğini merkeze alıyor.
Fakat bu tartışmaların arasında yaşayan milyonlarca insanın gündemi daha farklı: barış, ekonomik istikrar, hukukun üstünlüğü ve siyasal temsil.
Belki de Ortadoğu'nun en büyük açmazı budur.
Bölgenin geleceği sürekli devletlerin güvenlik kavramı üzerinden tartışılıyor; halkların ortak geleceği ise çoğu zaman ikinci plana itiliyor.
Yeni Dönemin Eşiğinde
Bugün kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey, Ortadoğu'nun yeni bir belirsizlik dönemine girdiğidir.
Bu belirsizliğin nasıl sonuçlanacağını bugünden kimse kesin olarak bilemez.
Ancak tarih bize şu dersi veriyor:
Kriz dönemleri yalnızca risk üretmez; aynı zamanda yeni siyasal arayışları da beraberinde getirir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde asıl belirleyici unsur, yalnızca büyük güçlerin atacağı adımlar değil; bölge toplumlarının bu değişime nasıl cevap vereceği olacaktır.
Belki de bugünün en önemli sorusu şudur:
Ortadoğu bir kez daha yalnızca güç dengeleri üzerinden mi şekillenecek, yoksa bu kez halkların iradesi de yeni denklemin parçası olabilecek mi?