Katliamlar yalnızca insan hayatını değil, aynı zamanda tarihin kolektif hafızasını da derinden etkiler. Bazı olaylar ise daha ilk gününden itibaren uluslararası kamuoyunun gözleri önünde gerçekleşmesine rağmen, küresel sessizlik içinde zamanla görünmez hâle gelir. 1915 yılında Anadolu’da yaşanan kitlesel tehcir ve katliamlar, II. Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik Holokost, 1994 Ruanda Soykırımı ve 1995 Srebrenitsa gibi örnekler; devletlerin güvenlik, beka ya da ulusal çıkar gerekçeleriyle yoğun güç kullanımına başvurabildiğini ve bu süreçlerde sivillerin ağır bedeller ödediğini göstermektedir. Olayların hukuki niteliğine ilişkin farklı değerlendirmeler bulunsa da ortak gerçek şudur: İnsan hayatı, siyasi söylemler içinde görünmez hâle geldiğinde geriye derin ve kalıcı toplumsal yaralar kalır.

1930 Yazında Dünya Zîlan'a Neden Sustu?

Cumhuriyet'in manşetleri, Berlin'in haberi ve Londra'nın gizli raporları…

Bazı katliamlar yalnızca insanların hayatını değil, tarihin hafızasını da öldürür.

Bazıları ise daha ilk gününden itibaren dünyanın gözleri önünde yaşanmasına rağmen, dünyanın sessizliği içinde kaybolur.

Zîlan, işte bu ikinci türdendir.

Bugün, 1930 yazına dair gazete arşivlerini açtığınızda ilk fark ettiğiniz şey olayın büyüklüğü değil, olayın anlatılış biçimidir. Türkiye'de yayımlanan gazeteler askerî harekâtı büyük ölçüde resmî açıklamalar çerçevesinde aktarıyor; kullanılan dil "tenkil", "tedip", "temizlik", "eşkıya" ve "imha" gibi kavramlar etrafında şekilleniyordu. O günün siyasî atmosferi düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değildir. Fakat aradan neredeyse bir asır geçtikten sonra aynı sayfalara yeniden baktığınızda, insanı rahatsız eden şey haberlerin kendisinden çok, haberlerde görünmeyenler oluyor.

Çünkü bir yerde askerî başarı anlatılırken, başka bir yerde insanların hayatı sessizce tarihin dışına itiliyordu.

16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer alan, bugün artık tarih kitaplarına da geçen şu cümle bunun en çarpıcı örneklerinden biridir:

"Zîlan Deresi lebalep ecsat ile dolmuştur."

Bu satır yalnızca bir gazete haberi değildir.

Aynı zamanda bir dönemin devlet dili ile basın dili arasındaki ilişkinin de belgesidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca kullanılan kelimeler değildir. Daha önemli olan, o cümlenin hangi insan hikâyelerini görünmez bıraktığıdır.

Bir vadi…

Ve o vadinin cesetlerle dolu olduğundan söz eden tek satırlık bir haber…

Peki o derenin kıyısında yaşayan insanlar neredeydi?Hangi ülkenin vatandasiydi?

Anneler…

Çocuklar…

Yaşlılar…

Köyler…

Gazeteler bunlardan neden neredeyse hiç söz etmiyordu?

İşte bu sorular beni yıllardır aynı arşivlerin arasında dolaştırıyor.

Bu yazıyı yazarken yalnızca gazete kupürlerine bakmıyorum.

Çünkü tarih, tek bir arşivde yaşamaz.

Gazeteler kadar, diplomatların yazdığı raporlarda da yaşar.

Devletlerin birbirlerine gönderdiği gizli yazışmalarda da…

Ve en önemlisi, yıllarca susmuş insanların hafızasında…

Araştırmalarım sırasında ulaştığım en çarpıcı gerçeklerden biri de buydu.

1930 yazında Türkiye'de yayımlanan gazeteler ile Avrupa'da hazırlanan bazı diplomatik raporlar aynı olaya bakıyor, fakat aynı hikâyeyi anlatmıyordu.

İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın Ankara'dan Londra'ya gönderilen raporlarında, bölgede yaşananların resmî askerî açıklamalardan daha karmaşık olduğu görülüyor. Raporlarda, operasyonların yalnızca silahlı grupları değil, sivil nüfusu da etkilediğine ilişkin değerlendirmeler yer alıyor. Bu raporlar kesin hüküm değildir; ancak tarihin önemli tanıklarıdır. Çünkü onlar kamuoyuna değil, devletlere yazılmış belgelerdir.

Almanya'da yayımlanan Berliner Tageblatt ise aylar sonra bölgedeki yıkıma ilişkin haberler yayımlıyor; köylerden, sivillerden ve resmî açıklamalardan farklı bir tablodan söz ediyordu.

İşte burada insanın zihnine şu soru düşüyor:

Aynı olaya bakan bu kadar farklı göz varsa, hakikat neredeydi?

Belki de yanlış soru budur.

Belki hakikat tek bir yerde değildi.

Bir parçası Ankara'daydı.

Bir parçası Berlin'de.

Bir parçası Londra'nın diplomatik dosyalarında.

Bir parçası ise hiçbir arşive girmedi.

Çünkü onu yalnızca yaşayanlar biliyordu.

Benim Zîlan ile ilişkim de tam burada başladı.

Gazetecilik mesleğine başlamadan çok önce, çocukluğumda ve gençliğimde bu coğrafyada anlatılan hikâyeleri dinliyordum. O günlerde bunun tarihî bir kayıt olduğunu bilmiyordum. İnsanlar konuşuyor, ben dinliyordum.

Yıllar sonra kamera elime geçti.

Not defteri açıldı.

Ses kayıt cihazı çalıştı.

Ve bir zamanlar yalnızca kulaktan kulağa aktarılan hikâyeler, tanıklıklara dönüştü.

Bugün çeşitli belgesellerde izlediğimiz bazı tanıklarla yapılan ilk röportajlardan bazılarının bana ait olması, benim için kişisel bir övünç değil; ağır bir sorumluluktur.

Çünkü tanıklık yalnızca kayıt altına alınmaz.

Korunur.

Bazı yönetmenler bu emeği nezaketle andılar.

Bazıları hiç söz etmedi.

Doğrusu bunun üzerinde hiç durmadım.

Benim için önemli olan, adımın bir jenerikte yazılması değildi.

Önemli olan, Zîlan'ın sesinin biraz daha uzağa ulaşmasıydı.

Belki de bu yüzden bugün yeniden aynı soruyu soruyorum:

1930 yazında gerçekten dünya sustu mu?

Yoksa konuşanları biz mi duymadık?

Bu araştırma dosyası, o sorunun peşinden gidecek.

Cumhuriyet'in manşetlerini yeniden okuyacağız.

Akşam gazetesini satır satır inceleyeceğiz.

Milliyet'in kullandığı dili sorgulayacağız.

İngiliz diplomatik belgelerini açacağız.

Alman basınını yeniden tarayacağız.

Ulaşabilirsek Fransız, Sovyet ve Amerikan arşivlerini de aynı masaya koyacağız.

Çünkü hakikat, tek bir gazetenin manşetine sığmayacak kadar büyüktür.

Ve belki de yaklaşık bir asır sonra ilk kez, aynı masada yalnızca belgeler konuşacak.

Biz ise onları dikkatle dinleyeceğiz.


Cumhuriyet'in Manşetleri: Bir Zafer Hikâyesi mi, Bir Sessizliğin Başlangıcı mı?

1930 yılının Temmuz ayına ait Cumhuriyet gazetelerini art arda okuduğunuzda, insanın dikkatini çeken ilk şey haberlerin dili oluyor.

O günlerde Türkiye yalnızca bir askerî operasyon yürüttüğünü düşünmüyordu. Genç Cumhuriyet, aynı zamanda devlet otoritesini ülkenin en ücra köşesine kadar ulaştırmaya çalışıyordu. Gazeteler de büyük ölçüde bu bakış açısını yansıtıyordu.

Haberlerde askerî birliklerin ilerleyişi anlatılıyor, operasyonun başarıyla sürdüğü belirtiliyor ve resmî açıklamalar geniş biçimde yayımlanıyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımızda şu gerçeği teslim etmek gerekir:

Cumhuriyet gazetesi yalnız değildi.

Dönemin birçok gazetesi benzer bir yayın çizgisi izliyordu.

Ancak bu tespit, başka bir soruyu ortadan kaldırmıyor.

Gazetecilik, yalnızca devletin anlattığını aktarmak mıdır?

Yoksa devletin anlatmadığını da araştırmak mıdır?

İşte yaklaşık bir asırdır cevabını aradığım soru budur.

13 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinde kullanılan ifadeler, harekâtın resmî çerçevesini açık biçimde yansıtıyordu.

Operasyon, "şakilerin tenkili" ve "temizlik" kavramları etrafında sunuluyordu.

Bugün bu kelimeleri okurken yalnızca sözlük anlamlarına bakmak yeterli değildir.

Çünkü kelimeler tarafsız değildir.

Her kelime, dönemin siyasal zihniyetinden bir iz taşır.

"Tenkil" denildiğinde okuyucunun zihninde hukuk değil, askerî müdahale canlanıyordu.

"Temizlik" denildiğinde ise coğrafya değil, güvenlik düşünülüyordu.

Dil, daha ilk satırda okuyucuya nasıl düşünmesi gerektiğini söylüyordu.

İşte bu yüzden gazete arşivleri yalnızca haber değil, zihniyet tarihidir.

16 Temmuz 1930...

Bugün hâlâ tartışılan o cümle yayımlandı.

«"Zîlan Deresi lebalep ecsat ile dolmuştur."»

Gazetenin kullandığı "ecsat" kelimesi, bugünkü Türkçede "cesetler" anlamına gelir.

Bu cümleyi ilk okuduğum günü hatırlıyorum.

Haberin kendisinden önce sessizliği dikkatimi çekmişti.

Bir dere anlatılıyordu.

Ama o derenin kıyısında yaşayan insanlar anlatılmıyordu.

Bir manzara tarif ediliyordu.

Ama o manzaranın içinde kaybolan hayatlar görünmüyordu.

Gazetecilik bazen yazılan cümlelerde değil, eksik bırakılan cümlelerde başlar.

Cumhuriyet'in aynı günlerdeki haberlerini tek başına okumak eksik olur.

Bu nedenle aynı tarihlerde yayımlanan Akşam, Milliyet ve Vakit gazetelerini de karşılaştırdım.

Gazeteler arasında üslup farklılıkları vardı.

Ancak ortak bir özellik dikkat çekiyordu.

Merkezde askerî operasyon vardı.

Sivil hayat ise haberlerin kenarında kalıyordu.

Bu durum, yalnızca editoryal bir tercih olarak açıklanamaz.

1930 Türkiye'sinde basın, devletin güvenlik politikalarının gölgesinde yayın yapıyordu.

Bu nedenle dönemin gazetelerini bugünün basın özgürlüğü ölçütleriyle yargılamak yerine, o dönemin siyasal koşulları içinde değerlendirmek gerekir.

Ama bu değerlendirme, eleştiriyi ortadan kaldırmaz.

Tam tersine...

Eleştiriyi daha sağlam temellere oturtur.

Cumhuriyet'in manşetlerini kapatıp aynı günlerde hazırlanan İngiliz diplomatik raporlarını açtığınızda, bambaşka bir dil ile karşılaşıyorsunuz.

Gazete kamuoyuna sesleniyor.

Diplomat hükümetine.

Gazete zaferden söz ediyor.

Diplomatik rapor ise sahadaki sonuçları anlamaya çalışıyor.

İki belge de aynı haftaya ait.

İki belge de aynı coğrafyayı anlatıyor.

Ama aynı hikâyeyi anlatmıyor.

İşte bu araştırmanın en önemli sorusu burada doğuyor.

Hakikat, tek bir belgeye sığabilir mi?

Yoksa ancak farklı belgeler birbirini tamamladığında mı görünür hâle gelir?

Ben yıllardır ikinci ihtimalin peşinden gidiyorum.

Çünkü bir gazeteci için en tehlikeli şey, ilk belgeye inanmak değildir.

İlk belgeyle yetinmektir.

Bir sonraki bölümde gözümüzü Ankara'dan ayıracağız.

Bu kez aynı günlere Berlin'den, Londra'dan ve ulaşabildiğimiz diğer uluslararası arşivlerden bakacağız.

Belki de Türkiye'de en çok konuşulanlardan değil, en az konuşulanlardan başlayınca hakikate biraz daha yaklaşacağız.

Harika. O zaman bundan sonra gazeteci refleksiyle hareket edeceğiz. Artık varsayım değil, belge konuşacak.

Bence yazının en çarpıcı bölümü şu olmalı:


---

ARAŞTIRMA DOSYASI – II

Berlin, Londra ve Moskova'dan Bakınca Zîlan

> "Bir ülkenin gazeteleri aynı olayı 'zafer' diye yazarken, başka bir ülkenin diplomatı aynı olayı 'sivil kayıplar' diye rapor ediyordu. Tarih, bazen aynı gün içinde iki farklı dil konuşur."

1930 yazında Zîlan'da yaşananlar Türkiye sınırları içinde gerçekleşti. Bu nedenle uluslararası kamuoyunun dikkati, o dönemde Avrupa'nın yükselen siyasal krizleri ve ekonomik bunalımı nedeniyle sınırlıydı. Ancak bu durum, dünyanın hiçbir şey bilmediği anlamına gelmiyordu.

Gazeteler her haberi manşete taşımadı.

Fakat diplomatlar not tuttu.

Elçilikler rapor hazırladı.

Muhabirler duyduklarını merkezlerine iletti.

Arşivlerde bugün hâlâ duran o belgeler, yaklaşık bir asır sonra aynı soruyu yeniden sorduruyor:

Ankara'nın anlattığı ile dünyanın gördüğü aynı şey miydi?

İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın (Foreign Office) Ankara'dan Londra'ya gönderilen diplomatik yazışmalarında, Zîlan ve çevresindeki askerî harekâta ilişkin resmî açıklamalardan farklı değerlendirmeler yer alıyordu. Belgelerde, operasyonun yalnızca silahlı grupları değil, bölgedeki sivil nüfusu da ağır biçimde etkilediğine ilişkin gözlemler aktarılıyordu. Bu raporlar, kamuoyuna değil, hükümete sunulmak üzere hazırlanmıştı. Tam da bu nedenle tarihçiler açısından önemli bir birincil kaynak niteliği taşımaktadır.

Almanya'da yayımlanan Berliner Tageblatt ise 3 Ekim 1930 tarihli haberinde, Ağrı harekâtının ardından Zîlan bölgesindeki yıkımı ve sivil kayıpları konu edindi. Gazetede yer alan rakamlar ve değerlendirmeler, Türkiye'deki resmî açıklamalardan belirgin biçimde farklıydı. Daha sonraki tarih çalışmalarında bu haber, uluslararası basının konuya ilişkin en dikkat çekici kayıtlarından biri olarak anıldı.

İşte tam burada araştırmanın yönü değişiyor.

Çünkü artık elimizde yalnızca bir ülkenin gazeteleri yok.

Farklı devletlerin tuttuğu kayıtlar var.

Farklı bakış açıları var.

Ve aynı olayı anlatan farklı hafızalar var.

Peki ya Moskova?

Bu sorunun peşine düştüğümde beklediğim kadar zengin bir arşivle karşılaşmadım. Açık erişime sunulmuş Sovyet gazete koleksiyonlarında Zîlan'a doğrudan ve ayrıntılı biçimde ayrılmış haberler sınırlı görünüyor. Bu eksiklik de başlı başına tarihî bir bulgu olarak değerlendirilmelidir. Bir araştırmacının görevi, olmayan belgeyi varmış gibi göstermek değil; ulaşılamayanı da dürüstçe kayda geçirmektir.

Belki de bu yüzden Zîlan'ın en büyük tanığı yalnızca gazeteler değildir.

Sessizlik de tarihin tanıkları arasındadır.

Çünkü bazen bir olayın ne kadar konuşulduğu kadar, neden konuşulmadığı da araştırılmalıdır.