Bugün bize çoğu zaman böyle anlatılıyor. Sanki bazı toplumlar çalışkan olduğu için zenginleşmiş, bazılarıysa tembel kaldığı için yoksullaşmış gibi… Oysa insanlık tarihine bakınca bunun bu kadar basit olmadığını görürüz.

Doğal toplumlarda bugünkü anlamıyla bir yoksulluk yoktu. Açlık vardı belki. Kuraklık vardı. Sert kışlar vardı. Ama bir insanın başka bir insanı sistemli biçimde yoksullaştırdığı düzen bu kadar büyümemişti henüz. Çünkü toprak ortak sayılıyordu. Su ortaktı. Emek ortaktı. İnsanlar birbirinin sırtından servet biriktirecek kadar merkezileşmemişti.

Gerçek yoksulluk, insan toplumsallaştıkça değil; iktidar büyüdükçe ortaya çıktı.

Birileri toprağın sahibi oldu.
Birileri üretimin sahibi oldu.
Birileri emeği yönetmeye başladı.

Ve o günden sonra insanlar yavaş yavaş ikiye ayrıldı:

Hayatını yönetenler ve yalnız hayatta kalmaya çalışanlar.

Bu yüzden yoksulluk yalnız ekonomik değildir.

Politiktir.

Çünkü geçim derdi büyüdükçe insanların dünyası küçülür. Sürekli faturayı düşünen bir insan, memleket meselelerini konuşmaya vakit bulamaz hale gelir. Çocuğunun okul masrafını hesaplayan bir baba, adalet için ses yükseltmekten çekinir. İnsanlar sürekli yarını kurtarmaya zorlanırsa, bir süre sonra hak talebi bile yorucu gelmeye başlar.

Ve iktidarlar bunu çok iyi bilir.

Aç bırakılan toplumlar yalnız güçsüzleşmez; sessizleşir de.

Bu yüzden tarih boyunca birçok yönetim, insanları tamamen yok etmek yerine onları sürekli yoksulluğun kıyısında tutmayı tercih etti. Çünkü sürekli “yarın ne olacak” korkusuyla yaşayan toplumlar, zamanla itiraz etmeyi değil, ayakta kalmayı düşünür.

Bugün Van sokaklarında dolaşınca insan, yoksulluğun nasıl siyasallaştığını daha çıplak görüyor.

Çünkü burada mesele yalnız işsizlik değil. Uzun süredir büyüyen yapısal bir sıkışmışlık hali var. Bir tarafta yeni kafeler açılıyor, lüks araçlar şehir merkezinde dolaşıyor, büyük binalar yükseliyor. Diğer tarafta işçi kahvelerinde insanlar telefonlarının çalmasını bekliyor.

Van’ın en büyük çelişkisi burada zaten:

Şehir büyüyor gibi görünüyor ama insan küçülüyor.

Bir işçi kahvesine girsen anlarsın bunu.

Sobanın üstündeki çaydanlık kaynıyordur. Camlarda buğu vardır. Televizyon açıktır ama kimse gerçekten izlemez. Masalarda aynı bekleyiş oturur. Kimi günlük iş çıkmasını bekliyordur. Kimi batıya gitmenin hesabını yapıyordur. Kimi belediyeden çıkarılmıştır.

Ve herkesin yüzünde aynı soru dolaşır:

“Bu şehirde insan nasıl yaşayacak?”

Son yıllarda kayyum politikalarıyla birlikte Van’da bu soru daha ağır sorulmaya başlandı.

Çünkü belediyeler bu şehirde yalnız hizmet kurumu değildir. Binlerce insan için geçim alanıdır aynı zamanda. Yıllarca belediyede çalışan yüzlerce insanın bir gecede işsiz bırakılması yalnız maaş kaybı yaratmadı. İnsanların kentle kurduğu bağı da sarstı.

Bir köşede oturan Cemal vardı mesela.

Yıllarca belediyede çalışmıştı. Sabah ezanından önce kalkıp kar temizlemişliği vardı. Yaz sıcağında asfalt kenarlarına fidan dikmişliği vardı. Ellerinin içi sürekli çatlak gezerdi.

Sonra bir gün adı listede çıktı.

“İş akdiniz sonlandırılmıştır.”

Hepsi buydu.

Cemal o gün eve gitmek istemedi. Saatlerce yürüdü şehirde. Sahilde oturdu. Durmadan sigara içti. Yağmur hafif hafif çiseliyordu. Eve geç gitmenin acıyı azaltacağını sandı belki.

Ama hiçbir baba çocuklarının yüzünden kaçamıyor.

Akşam eve gittiğinde montunu bile çıkarmadan sandalyeye oturdu. Sofrada çay vardı ama dokunmadı. Çocukları televizyona bakıyormuş gibi yapıyordu. Evde kimse yüksek sesle konuşmuyordu.

Karısı çayı sessizce önüne bıraktı.

Cemal cebinden buruşturulmuş sigara paketini çıkardı. Uzun uzun baktı ona.

Ve insan, çaresizlik yüzünden hayallerini sigara paketi gibi buruştura buruştura atıyor bazen.

Önce küçük şeyler gidiyor.

Çocuğa alınacak ayakkabı…
Pazarda geri bırakılan meyve…
Ertelenen bir mont…

Sonra daha büyük şeyler eksiliyor insanın içinden.

İnsan bir süre sonra hayal kurarken bile kendini suçlu hissediyor.

Ve Van’da insanlar yalnız işsiz bırakılmadı; güvencesizliğe itildi.

İşsiz kalan yüzlerce genç başka şehirlere gitmek zorunda kaldı. İstanbul’un şantiyelerine… Antalya’nın otellerine… İzmir’in inşaatlarına…

Çünkü bu şehir yıllardır kendi çocuklarını dışarıya gönderen ucuz bir emek deposuna dönüştürüldü.

Otogarlardaki sessizlik biraz bundandır.

Analar fazla sarılmaz çocuklarına. Ağlarsa gidemeyeceğini bilir çünkü. Babalar sigara yakar. Gözlerini başka yere çevirir.

Sonra otobüs gider.

Bir annenin bakışı uzun süre aynı yolda kalır.

Yirmi yaşındaki Serhat da öyle gitmişti mesela.

İnşaat işi bulmuştu batıda. Annesi giderken çantasına sessizce ekmek koymuştu. Telefonda hep aynı şeyi söylüyordu sonra:

“İyiyim.”

Çünkü bu memlekette çocuklar ailelerini üzmemek için önce kendi yorgunluğunu saklamayı öğreniyor.

Sonra bir gece telefon geldi.

Serhat yüksekten düşmüştü.

Cenaze Van’a geldiğinde mahalle sessizleşti. Ev kalabalıktı ama annenin içindeki boşluk hepsinden büyüktü. Kapının kenarında duran ayakkabıları günlerce kaldırılmadı. Annesi bir ara telefonunu eline aldı. Son konuşmayı açtı. Dakikalarca ekrana baktı yalnız.

Gazeteler ertesi gün birkaç satır yazdı:

“Vanlı işçi yaşamını yitirdi.”

Oysa mesele yalnız ölüm değil.

Bir coğrafyanın gençlerini sürekli başka şehirlerin betonlarına göndermek zorunda kalması.

Çünkü bir şehir kendi çocuklarına yaşayacak alan üretemiyorsa orada yalnız ekonomik değil, siyasal bir problem vardır.

Bugün Van’da birçok genç kendi alanında iş bulamıyor. Üniversite mezunları bile günübirlik iş peşinde koşuyor. İnsanlar diplomalarıyla değil, bağlantılarıyla ayakta kalmaya çalışıyor.

Bu da zamanla toplumun ruhunu değiştiriyor.

Çünkü liyakatin kaybolduğu yerde insanlar geleceğe değil, ilişkilere güvenmeye başlıyor.

Ve toplum yavaş yavaş içten çürüyor.

İnsanlar artık uzun vadeli hayaller kurmuyor. Kısa vadeli kurtuluş yolları arıyor. Çünkü sürekli belirsizlik içinde yaşayan toplumlarda gelecek duygusu zayıflıyor.

Van’ın bugün yaşadığı şey biraz da budur işte.

Yoksulluğun normalleşmesi.

İşsizliğin sıradanlaşması.

Göçün hayatın doğal parçası gibi görülmesi.

Oysa hiçbir toplum çocuklarını sürekli başka şehirlerde ölmek üzere büyütmez.

Bu kader değil.

Tercihlerin sonucu.

Gece ilerliyor.

İşçi kahvesindeki çay çoktan soğumuş oluyor. Belediye önünde aylarca taşınan pankartlar yağmurdan kıvrılmış duruyor. Cemal cebindeki son sigarayı çıkarıyor. Uzun uzun bakıyor ona.

Yakmıyor.

Evde çocukları uyuyordur belki.

Ya da uyuyormuş gibi yapıyordur.

Uzakta, Erek Dağı karanlığın içinde hâlâ susuyor.

Şehrin üstüne ince bir yağmur yeniden düşmeye başlıyor.

Van’da bazı geceler sabaha kadar kurumuyor.