DEM Parti Yerel Yönetimler Konferansı'nda kabul edilen ve 1 Temmuz itibarıyla yürürlüğe girecek olan yeni tutum belgesi, yerel yönetimler alanında uzun süredir ihtiyaç duyulan bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Belgeye bakıldığında halkın karar süreçlerine katılımından şeffaflığa, liyakattan hesap verebilirliğe kadar demokratik yerel yönetim anlayışının temel ilkelerinin yeniden vurgulandığı görülüyor.
Bu başlıkların tamamı önemlidir.
Ancak belgeyi okurken akla gelen ilk soru şu olmalıdır:
Eğer bugün bu kararları yeniden yazma ihtiyacı duyuyorsak, geçmişte nerede hata yaptık?
Çünkü açıklanan ilkelerin büyük bölümü yeni değildir.
Halk katılımı da yeni değildir.
Şeffaflık da yeni değildir.
Hesap verebilirlik de yeni değildir.
Yeni olan şey, bütün bunları yeniden konuşuyor olmamızdır.
Aslında bu durum bize önemli bir gerçeği gösteriyor.
Sorun çoğu zaman ilke eksikliği değildir.
Sorun, ilkelerin zaman içerisinde günlük siyasetin, bürokratik alışkanlıkların ve kişisel ilişkilerin gölgesinde kalabilmesidir.
Tam da bu nedenle Yerel Yönetimler Konferansı'nı yalnızca bir belge üretme faaliyeti olarak değerlendirmek eksik olur.
Bu konferans aynı zamanda şu sorunun yeniden sorulmasıdır:
Yerel yönetimlerin varlık amacı nedir?
Sadece hizmet üretmek mi?
Yoksa demokratik toplumu büyütmek mi?
Çünkü demokratik yerel yönetim anlayışında belediye yalnızca asfalt döken, kaldırım yapan veya çöp toplayan bir kurum değildir.
Belediye aynı zamanda toplumun kendi kendisini yönetmeyi öğrendiği bir okul, ortak yaşamın örgütlendiği bir zemin ve demokratik kültürün geliştiği bir kamusal alandır.
Bugün birçok belediye başarıyı dökülen asfalt miktarıyla veya gerçekleştirilen projelerle ölçüyor.
Oysa asıl soru şudur:
Toplum ne kadar güçlendi?
Kaç yurttaş karar süreçlerine katıldı?
Kaç genç üretime dahil oldu?
Kaç kadın ekonomik ve toplumsal yaşamın öznesi haline geldi?
Kaç mahalle kendi geleceği hakkında söz sahibi olabildi?
Çünkü demokratik belediyecilikte başarı yalnızca hizmet üretmek değildir.
Toplumsal kapasite üretmektir.
Bu noktada dünyanın bazı başarılı yerel yönetim deneyimlerine bakmak öğretici olabilir.
Örneğin Brezilya'nın Porto Alegre kentinde uygulanan katılımcı bütçe modeli yalnızca teknik bir bütçe uygulaması değildi.
1989 yılında başlayan bu modelde binlerce yurttaş belediye bütçesinin nasıl kullanılacağına doğrudan katıldı. Sonraki yıllarda yoksul mahallelere yapılan yatırımlar ciddi biçimde arttı, altyapı hizmetleri genişledi ve belediyeye duyulan güven yükseldi.
Başarıyı yaratan şey bütçenin büyüklüğü değil, bütçenin halkla paylaşılmasıydı.
Almanya'nın Freiburg kentinde ise yerel yönetim çevre politikalarını, enerji üretimini ve kent planlamasını toplumla birlikte yürüttü. Bugün kentte binlerce konut yenilenebilir enerji sistemlerinden yararlanıyor ve belediye uzun yıllardır katılımcı planlama modelleriyle anılıyor.
Burada dikkat çekici olan şey teknoloji değil, toplumun sürece dahil edilmesidir.
Belki de yerel yönetimler açısından en çarpıcı örnek Bask Bölgesi'nde ortaya çıktı.
1956 yılında küçük bir atölye olarak başlayan kooperatif girişimi zamanla dünyanın en başarılı toplumsal ekonomi modellerinden birine dönüştü.
Bugün on binlerce insanın çalıştığı üretim tesisleri, araştırma merkezleri ve eğitim kurumları bu model etrafında gelişmiş durumda.
Bu deneyimin bize söylediği şey çok açıktır:
Toplum üretime katıldığında yalnızca ekonomi büyümez.
Özgüven büyür.
Katılım büyür.
Dayanışma büyür.
Demokrasi büyür.
İşte tam da bu nedenle yeni dönemde belediyelerin önündeki en önemli başlıklardan biri ekonomik bağımsızlık olmalıdır.
Bu konu yıllardır yeterince tartışılmıyor.
Oysa ekonomik olarak güçlenemeyen yerel yönetimlerin uzun vadede toplumsal dönüşüm yaratabilmesi oldukça zordur.
Sürekli merkezi bütçeye bağımlı kalan...
Sürekli hibeleri bekleyen...
Sürekli dış kaynak arayan...
Bir belediye modeli toplumsal dinamizmi büyütemez.
Bu nedenle belediyelerin yeni dönemde yalnızca bütçe yöneten kurumlar olmaktan çıkması gerekiyor.
Peki nasıl?
Öncelikle her belediye kendi ekonomik potansiyelini ortaya çıkarmalıdır.
Tarım bölgelerinde üretici kooperatifleri kurulabilir.
Kadın emeğini görünür kılacak üretim ağları oluşturulabilir.
Gençler için teknoloji ve girişimcilik merkezleri açılabilir.
Yerel markalar yaratılabilir.
Belediyeler yalnızca ihale dağıtan değil, ekonomik değer üreten kurumlara dönüşebilir.
Bir belediyenin başarı kriteri yalnızca kaç milyonluk bütçe yönettiği olmamalıdır.
Kaç kişiye istihdam yarattığı da olmalıdır.
Kaç kadını üretime kattığı da olmalıdır.
Kaç genci göç etmekten alıkoyduğu da olmalıdır.
Kaç kooperatif kurduğu da olmalıdır.
Aynı şekilde halk katılımı da yalnızca seçim dönemlerine sıkıştırılamaz.
Her mahallede düzenli halk meclisleri kurulmalıdır.
Belediye meclisleri yılda birkaç kez mahallelerde toplanmalıdır.
Yatırım programları halka açılmalıdır.
Faaliyet raporları sade bir dille yurttaşlarla paylaşılmalıdır.
Çünkü katılım yalnızca fikir sormak değildir.
Karar süreçlerini paylaşmaktır.
Belediye meclislerinin rolü de yeniden düşünülmelidir.
Yerel yönetimler yalnızca eş başkanlardan ibaret değildir.
Belediye meclisleri demokratik iradenin kurumsal taşıyıcılarıdır.
Meclis üyeleri yalnızca el kaldırıp indiren kişiler değil, toplumun taleplerini yönetime taşıyan ve yönetimi denetleyen aktörler haline gelmelidir.
Çünkü denetimin olmadığı yerde zamanla durağanlık ortaya çıkar.
Durağanlığın olduğu yerde ise halk ile yönetim arasındaki mesafe büyür.
Yerel Yönetimler Konferansı'nın asıl değeri de burada ortaya çıkıyor.
Bu belge yeni ilkeler icat etmiyor.
Aslında hareketin yıllardır savunduğu demokratik yerel yönetim anlayışını yeniden hatırlatıyor.
Şimdi asıl mesele bu ilkeleri yeniden yazmak değil, yaşama geçirebilmektir.
Çünkü halk artık yeni sloganlar duymak istemiyor.
Yeni vaatler de duymak istemiyor.
Halk sonuç görmek istiyor.
Katılabildiği meclisler görmek istiyor.
Üretebildiği ekonomik alanlar görmek istiyor.
Şeffaf yönetimler görmek istiyor.
Eleştiriden korkmayan kurumlar görmek istiyor.
Çünkü demokratik belediyecilik halk adına konuşmak değildir.
Halkın konuşabileceği, üretebileceği ve kendi yaşamına yön verebileceği zemini oluşturmaktır.
Ve belki de bütün tartışmanın özü burada yatıyor:
Bir belediyenin gerçek başarısı çöp temizlemek değil, toplumun ne kadarını kendi geleceğinin öznesi haline getirebildiğiyle ölçülür.