Bu memlekette adaletin iki ayrı saati var.
Birincisi, güçlülerin evinde asılı. Çocuk gözaltına alınır alınmaz çalışmaya başlıyor: Avukat geliyor, kameralar açılıyor, baba konuşuyor, hukuk hatırlanıyor.
İkinci saat ise Kızıltepe’de bir evin duvarında, 1990’lı yılların bir gününde durmuş. O evden bir insan götürülmüş, bir daha dönmemiş. Annesi yaşlanmış, kardeşleri kapı kapı dolaşmış, çocukları babalarının yüzünü hatırlayamaz olmuş. Saat hâlâ aynı dakikayı gösteriyor. Pili bitmemiş; devlet kurmayı unutmuş.
Emekli Albay Hasan Atilla Uğur, oğlu Oğuzhan Uğur gözaltına alındığında, “Ekşi yemedik ki midemiz ağrısın” dedi. Başlarının dik, alınlarının açık olduğunu, avukatlarının oğlunun yanında bulunduğunu ve yasal sürecin işlediğini söyledi. Bir baba olarak oğluna güvenmesi, onun eve dönmesini beklemesi kadar doğal bir şey yok. İnsan evladını savunur. Bunda tartışılacak bir taraf görmüyorum.
Benim takıldığım yer başka: Hukukun, bazı insanların aklına ancak kendi kapılarına polis geldiğinde düşmesi.
Bazılarının midesi soruşturma başlayınca ağrıyor; bazılarının yüreği, evinden alınan çocuğu otuz yıldır dönmediği için. Hasan Atilla Uğur’un sözleri de ister istemez insanın aklına o aileleri getiriyor. Onların yanında avukat var mıydı? Evleri aranırken tutanak tutuldu mu? Yakınlarına “Merak etmeyin, yasal prosedür işliyor” diyen oldu mu? En önemlisi, götürülenler neden bir daha geri dönmedi?
Bu yazı, babanın suçunu oğluna yüklemek için yazılmadı. Soyadı delil değildir; akrabalık da suç ortaklığı sayılmaz. Oğuzhan Uğur, babasının görev yaptığı dönemde işlendiği ileri sürülen fiillerden sorumlu tutulamaz. Böyle bir yaklaşım hukuk değil, kan davası olur.
Fakat bir insan babasının tarihini milyonların önünde anlatıyor, ona geniş bir kürsü açıyor, aynı tarihin mağdurlarına benzer bir imkân vermiyor ve kamuoyu önünde verdiği yüzleşme sözünü yerine getirmiyorsa artık konuştuğumuz şey yalnızca akrabalık değildir. Orada editoryal bir tercih, siyasal bir miras ve ahlaki bir sorumluluk başlar.
Hasan Atilla Uğur, 1992-1996 yılları arasında Kızıltepe’de 22 kişinin zorla kaybedilmesi veya hukuk dışı biçimde öldürülmesine ilişkin açılan ve kamuoyunda Kızıltepe JİTEM Davası olarak bilinen dosyada sanık olarak yargılandı. Davanın iddianamesinde “silahlı örgüt kurmak veya yönetmek, silahlı örgüte üye olmak ve tasarlayarak öldürmek”suçlamaları yer aldı. Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Eylül 2019’da Hasan Atilla Uğur’u silahlı örgüt kurma ve yönetme suçlamasından ve kendisine yöneltilen öldürme isnatlarından beraat ettirdi. Dosyadaki bazı fiiller hakkındaki davalar ise diğer sanıklar yönünden zamanaşımı nedeniyle düştü. Beraat ve düşme kararları 2021 yılında istinaf mahkemesince onandı.
Hasan Atilla Uğur hakkında bu dava kendisini baya bir keyiflendirmişti. Ve böyle bir kararın çıkacağından emindi çünkü deliller devletin belirlediği sınırlar içinde yok edilmiş ya da karartılmıştı. Tanıklar, aileler ve bu davanın takipçisi olan İHD'nin sunduğu onca somut deliller yok sayılmıştı. Kuyulardan çıkan cesetlerin failleri belliydi belli olmasına rağmen göz önünde olan failler meçhul olarak kayıtlara geçti. Ancak failler toplumun vicdanında hep yara olarak durdu.
Ama mahkemenin verdiği karar ile toplumun cevap bekleyen soruları aynı şey değildir. Çünkü dosya kapansa da kuyu kapanmıyor.
Kızıltepe’ye bağlı Katarlı köyünde 2008 yılında yapılan kazılarda insan kemikleri bulundu. Adli Tıp Kurumu, DNA incelemesi sonucunda kemiklerden bir bölümünün 1995 yılında evlerinden götürüldükten sonra kendilerinden haber alınamayan Yalçınkaya ailesinden iki kişiye ait olduğunu belirledi. Yani ortada yalnızca söylenti, siyasi yorum veya tanık anlatımı yoktu. Kuyudan çıkarılmış, kimliği tespit edilmiş insan kemikleri vardı. (Adli Tıp incelemesine ilişkin haber)
Mahkeme, sanıklarla ölümler arasındaki cezai bağın mahkûmiyete yetecek biçimde kurulamadığına karar verebilir. Bu kararın hukuki sonuçlarına elbette uyulur. Fakat beraat hükmünden, “Demek ki bu insanlar hiç kaybolmadı” sonucu çıkarılamaz. Bir kişinin suçlu olduğunun kanıtlanamaması başka şeydir, ortada açıklanması gereken ölümler ve kayıplar bulunması başka.
Türkiye’de kimi zaman insan bulunamıyor ama zamanaşımı mutlaka bulunuyor. Delil kayboluyor, tanık ölüyor, dosya başka bir şehre gönderiliyor, duruşmalar yıllarca erteleniyor. Zaman ise devlet dairesinin en çalışkan memuru gibi hiç aksatmadan görevini yapıyor. Sonunda mahkeme “Yeterli delil yok” diyor; aile, “Benim çocuğum da yok” demeye devam ediyor.
İşte tam burada “Adalet mülkün temelidir” sözüne dönmek gerekiyor.
Buradaki “mülk”, ev ya da tarla değil; devlettir. Söz bize, devletin ancak adalet üzerinde ayakta kalabileceğini anlatır. Ne güzel söz… Zaten bizim adliye duvarlarımız güzel sözler bakımından dünyanın en zengin duvarlarıdır. Sorun, o sözlerin koridordan mahkeme salonuna bir türlü girememesidir.
Devlet adına hareket ettiğini söyleyenler kendilerini devletle özdeşleştirdiğinde yargılama da tuhaf bir hâl alıyor. Sanığın eylemi değil, devletin itibarı tartışılıyormuş gibi davranılıyor. Mağdurun adalet arayışı “devleti yıpratma”, suçlama “vatana saldırı”, beraat ise devletin aklanması sayılıyor. Üstelik “devlet için yapıldı” denildiğinde, yapılan şeyin hukuka uygun olup olmadığı ikinci plana düşüyor. Sanki vatan uğruna işlendiği ileri sürülen bir suç, suç olmaktan çıkıp kamu hizmetine dönüşüyormuş gibi…
Oysa devlet adına suç işlenebileceğini kabul etmeyen bir hukuk düzeni, devleti korumaz; onu denetimsiz gücün oyuncağı hâline getirir. Adalet, devletin memuruna gösterdiği şefkat değil, o memurun karşısındaki yurttaşa sağladığı güvencedir. Kızıltepe’de kaybedilenlerin hayatı “mülk”ün dışında kalıyorsa, adliye duvarındaki söz temel değil, süstür.
Oğuzhan Uğur’un kurduğu BaBaLa TV, “Mevzular: Açık Mikrofon” programıyla siyaseti genç kuşakların önüne taşıdı. Farklı görüşlerden siyasetçiler salona gelecek, halk istediğini soracak, kimse zor sorudan kaçamayacaktı. Fikir güzeldi. Zaten bu ülkede fikirlerin çoğu, uygulamaya geçene kadar güzeldir.
Bir mikrofonun açık olması, yayın düzeninin tarafsız olduğu anlamına gelmez. Salona kimlerin alınacağına, kimin sözünün kesileceğine, hangi sorunun uzatılacağına, hangi cevabın kısa bir videoya dönüştürülüp milyonlara ulaştırılacağına yayıncı karar verir. Mikrofon seyircinin elindedir ama düğmesi hâlâ yayın masasındadır. Bir yayıncının tarafsızlığı da kaç kişiye mikrofon uzattığıyla değil, o mikrofonu hangi sorulara doğru çevirdiğiyle anlaşılır.
Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun katıldığı programda seyircilerden gelen “Kürtlere ne yapıldı ki?” sorusu bunun çarpıcı örneklerinden biriydi. Hukukçu Kerem Altıparmak bu sorunun Hasan Atilla Uğur’a da yöneltilmesini istedi. Kızıltepe’de kaybedilen insanların yakınlarının, dava avukatlarının ve insan hakları savunucularının programa çağrılmasını önerdi. Oğuzhan Uğur bu çağrıya olumlu cevap verdi. Babasıyla konuştuğunu, onu siyasilerden sonra programa çıkaracağını, hatta soru soracak kişilerin Altıparmak ve ilgili çevrelerle birlikte belirlenebileceğini açıkladı. (Oğuzhan Uğur’un 2022’de verdiği cevap)
Aradan aylar geçti. Siyasetçiler geldi, salonlar doldu, alkışlar yükseldi, programlar milyonlarca kez izlendi. Fakat Kızıltepe yüzleşmesi yapılmadı. Altıparmak, Aralık 2023’te bu sözü yeniden hatırlatmak zorunda kaldı. (Altıparmak’ın hatırlatması)
Demek ki Türkiye’nin en açık mikrofonu bile bazı kuyuların başına gelince ses vermeyebiliyormuş.
Üstelik Oğuzhan Uğur, babasını daha önce BaBaLa TV’de “Hoş Geldin Atilla Uğur” başlığıyla ağırlamıştı. Hasan Atilla Uğur o programda kendi hayatını ve kendi tarihini anlatma imkânı buldu. Fakat bu yayın, daha sonra söz verilen biçimiyle kayıp yakınlarının, dava avukatlarının ve insan hakları savunucularının soru soracağı bir yüzleşme değildi.
Bir insanı konuk etmekle onunla yüzleşmek aynı şey değildir. Konuk koltuğunda insan kendi hikâyesini anlatır; yüzleşme masasında ise başkalarının hikâyesini de dinlemek zorunda kalır.
“Babasının oğlu olmak” meselesi de burada başlıyor. Babanın suçunu üstlenmekte değil, babanın sorgulanmamış anlatısını büyütmekte… Kürt siyasetçinin karşısına öfkeli bir salon çıkarırken, emekli albayın karşısına aynı öfkenin değilse bile aynı acının sahiplerini çıkarmamakta… Verilen yüzleşme sözünü, gündemin ve alkışların arasında unutturmakta…
Bu, cezai bir suçlama değildir. Oğuzhan Uğur’u babasının dosyasına sanık olarak yazmak da değildir. Bu, kamusal gücü bulunan bir yayıncının editoryal ve ahlaki sorumluluğuna ilişkin bir eleştiridir.
Bugün Oğuzhan Uğur’un kendisi bir yargı süreciyle karşı karşıya. Uğur, 21 Temmuz 2026’da Ahbap Derneği’ne yönelik soruşturma kapsamında “hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma” ve “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” suçlamalarıyla tutuklandı.
Tutuklama bir mahkûmiyet değildir. Uğur hakkındaki iddialar henüz kesin hükme bağlanmadı ve masumiyet karinesi onun için de eksiksiz biçimde geçerlidir. Uğur ifadesinde Ahbap’a özel bir çalışma yürütmediğini, deprem döneminde AFAD, Kızılay ve Ahbap’ın teyit edilmiş hesaplarını paylaştığını, kendi şirketi veya kişisel hesapları üzerinden bağış toplamadığını savundu. Bu savunmanın ve soruşturma makamlarının iddialarının doğruluğuna sosyal medya değil, adil bir yargılama karar verecektir.
Oğuzhan Uğur’un suçlu olduğunu peşinen ilan etmek ne kadar yanlışsa, şöhretini masumiyet belgesi saymak da o kadar yanlıştır. Takipçi sayısı kefalet senedi değildir; sosyal medya mahkeme, alkış da beraat kararı değildir.
Aynı nedenle, Oğuzhan Uğur hakkındaki her söylentiyi bu dosyaya eklemek de gazetecilik olmaz. Deprem sonrasında yapılan “baraj çatladı” paylaşımına ilişkin davadan 5 Mayıs 2026’da beraat etti. İnternette dolaşıma sokulan değiştirilmiş fotoğraflar da eleştirinin değil, yalanın malzemesidir. Gerçeği savunanların yalana ihtiyacı olmamalı. Çünkü karşımızdaki kişinin bütün yanlışlarını sıralamak zorunda değiliz; kanıtlayabildiğimiz tek bir gerçeği dürüstçe anlatmak yeterlidir. (Baraj paylaşımı davasındaki beraat)
Şimdi yeniden başlıktaki soruya dönelim: Babasının oğlu ne olacak?
Eğer soru biyolojikse, hiçbir şey olmak zorunda değil. İnsan babasının kaderini, suçlamalarını veya siyasal geçmişini miras almak zorunda değildir. Bir soyadı kader değildir.
Fakat susmak bir tercihtir. Kime mikrofon verileceği, kimin karşısına hangi salonun çıkarılacağı ve hangi sözün tutulmayacağı da tercihtir.
Oğuzhan Uğur bugün kendisi için masumiyet karinesi, adil yargılama ve hukuka uygun bir süreç istiyorsa bunu sonuna kadar savunmak gerekir. Fakat aynı hukuk, babasının görev yaptığı yıllarda “terörist” denilerek evlerinden alınan ve bir daha dönemeyen insanlar için de istenmelidir. İnsan hakları, sevdiğimiz insanlara sunduğumuz bir aile ayrıcalığı değildir.
Hasan Atilla Uğur oğlunun eve dönmesini bekleyebilir. Bu onun en doğal hakkıdır. Ancak o kapıya bakarken Kızıltepe’de otuz yıldır başka kapılara bakan anneleri, babaları, eşleri ve çocukları da hatırlamalıdır.
Bugün bir baba oğlunun özgürlüğünü bekliyor. Kızıltepe’deki aileler ise hâlâ çocuklarının mezarını.
Güçlülerin evindeki saat çalışıyor; kayıp yakınlarının duvarındaki saat hâlâ 1990’ları gösteriyor. Türkiye, bu iki saat aynı zamanı göstermeden hukuk devleti olamayacak.