Son günlerde Kürt kamuoyunda Erkan Baş etrafında yürüyen tartışmalar dikkat çekiyor. Kimileri onun son açıklamalarını eleştiriyor, kimileri ise sözlerinin bağlamından koparıldığını savunuyor. Ancak bana göre asıl mesele Erkan Baş değil.

Hatta keşke mesele sadece Erkan Baş olsaydı...

Çünkü o zaman konuşacağımız şey yalnızca bir siyasetçinin sözleri olurdu.

Oysa bugün tartıştığımız konu, çok daha derin ve çok daha eski bir sorunun dışa vurumundan ibarettir.

Kürt siyasal hareketinin son kırk yıllık deneyimi incelendiğinde ortaya çıkan en dikkat çekici olgulardan biri, yalnızca kendi toplumsal ve siyasal gücünü büyütmesi değil, aynı zamanda Türkiye siyasetinin farklı kesimlerinden birçok isme görünürlük, meşruiyet ve temsil alanı açmasıdır.

Demokrasi, özgürlük, eşit yurttaşlık ve halkların ortak mücadelesi adına yürütülen bu mücadele, yalnızca Kürt halkının değil, Türkiye solunun da siyasal nefes alanlarından biri hâline geldi.

Bu süreçte Erkan Baş, Barış Atay, Ahmet Şık, Oya Ersoy, Veli Saçılık ve daha önce Ufuk Uras gibi isimler ile çok sayıda sosyalist çevre, akademisyen ve siyasetçi daha geniş kitlelere ulaşma imkânı buldu.

Buraya kadar itiraz edilecek bir durum yok.

Asıl soru bundan sonra başlıyor.

Kürt halkı yıllardır başkalarına siyasal alan açarken neden kendi temsil gücünü aynı ölçüde büyütemedi?

Kürt halkı başkalarına meşruiyet üretirken neden kendi kadrolarını aynı ölçüde karar mekanizmalarına taşıyamadı?

Kürt halkı başkalarının siyasal kariyerlerinin önünü açarken neden kendi içinden çıkan birçok nitelikli kadro görünmez kaldı?

Bugün Erkan Baş etrafında yaşanan tartışmaların arkasında da tam olarak bu tarihsel hafıza yatıyor.

Çünkü tartışılan yalnızca bir açıklama değildir.

Tartışılan şey, Kürt halkının yıllardır açtığı siyasal alanın kimler tarafından nasıl kullanıldığıdır.

Ancak burada durup yalnızca dışarıya bakmak da eksik olur.

Çünkü aynı sorunun bir başka boyutu hareketin kendi içerisinde ortaya çıkmaktadır.

Eğer bugün temsil krizinden söz ediyorsak, bunu yalnızca Kürt siyasal hareketinin büyüttüğü aktörler üzerinden değil, kendi kurumsal yapılarımız üzerinden de tartışmak zorundayız.

İşte tam bu noktada belediyeler ve yerel yönetimler meselesi karşımıza çıkıyor.

Kürt siyasal hareketinin sosyolojik perspektifinde belediyeler yalnızca hizmet üreten kurumlar olarak görülmedi. Belediyeler; demokratik toplum paradigmasının yerelde hayat bulduğu, halkın yönetime doğrudan katıldığı, kolektif iradenin görünür hâle geldiği ve özgürlük mücadelesinin toplumsallaştığı alanlar olarak tasavvur edildi.

Bu anlayışta belediyeler devletin yereldeki uzantıları değil, halkın kendi kendini yönetme iradesinin kurumsal ifadesiydi.

Eş başkanlık sistemi ise yalnızca idari bir model değildi. Aynı zamanda erkek egemen siyasal kültüre karşı geliştirilen ideolojik bir müdahale, kadın özgürlük paradigmasının kurumsal bir yansıması ve demokratik, çoğulcu yönetim anlayışının sembolüydü.

Yani belediyeler yalnızca asfalt döken, kaldırım yapan ya da çöp toplayan kurumlar değildi.

Onlar aynı zamanda özgürlük mücadelesinin yereldeki vitriniydi.

Tam da bu nedenle bugün ortaya çıkan bazı pratikler sıradan yönetsel eksiklikler olarak değerlendirilemez.

Çünkü sorun yalnızca hizmet üretmek değildir.

Sorun, temsil etmektir.

Sorun, mücadeleyi taşımaktır.

Sorun, halkın ödediği bedellerin siyasal ve ahlaki sorumluluğunu omuzlayabilmektir.

Ne yazık ki son yıllarda hareket tabanında giderek daha yüksek sesle dillendirilen eleştiriler, bazı yerel yönetim kadrolarının bu tarihsel ve ideolojik birikimi taşımakta yetersiz kaldığı yönündedir.

Mücadele içerisinde yetişmiş, bedel ödemiş, halkla güçlü bağlar kurmuş ve ideolojik derinliğe sahip kadrolar yerine; zaman zaman kişisel ilişkilerin, dar çevre dengelerinin ve günübirlik siyasal hesapların belirleyici olduğu yönündeki eleştiriler küçümsenmeyecek boyutlara ulaşmıştır.

İşte bu yüzden mesele yalnızca Erkan Baş değildir.

Mesele, Kürt halkının yarattığı siyasal sermayenin nasıl kullanıldığıdır.

Mesele, özgürlük mücadelesinin ürettiği değerlerin ne ölçüde korunduğudur.

Mesele, temsil gücünün neden zayıfladığıdır.

Ve belki de artık sormamız gereken soru şudur:

Sorun Erkan Baş'ın ne söylediği mi?

Yoksa bizi bugün hâlâ Erkan Başları, temsil krizlerini ve ideolojik aşınmaları tartışmak zorunda bırakan siyasal alışkanlıklar mı?

Belki de cevap, tartışmanın tam merkezinde değil; yıllardır görmezden geldiğimiz aynanın içindedir.