Gazetecilik, bir tarafın sesi olmak için değil; gerçeğin sesi olmak için vardır. Bugün herkes “bizim gazeteci”, “onların gazetesi” diye konuşuyor. Oysa haberin tarafı olmaz; haberi yapanın vicdanı, doğruluğu ve cesareti olur. Kalem bir görüşü savunabilir, köşe yazısı bir fikir taşıyabilir. Ama haber; ne iktidarın ne muhalefetin ne de herhangi bir grubun sözcüsü olmamalıdır.

Haber yapanın vicdanı, doğruluğu ve cesareti olur dedik. Çünkü Gazetecilik, konjonktürel gerçekleri bulunduğu yerin kalıcı barışı ve huzuru uğruna haykırmakla da yükümlüdür.

Bugünün gerçeği 22 Ekim 2024’te Devlet Bahçeli’nin ve 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın çağrılarıyla başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci’dir. Dönemin ve çağın gerçeklerine uygun şekilde hareket edilerek geçmiş 100 yıllık sorunun çözüm kodları ortaya konulmuş oldu.

10 Ağustos 2026, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi Yasasının TBMM’den kabul edilerek kanunlaşması itibariyle yine tarihi bir gündür. 11 Temmuz 2025’te silahların yakılarak çözüm iradesinin ortaya konulması gibi. Keza Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu sorunun çözümüne yönelik bir Komisyonun kurulması ve çalışmalarını başarıyla tamamlaması gibi.

Bunlar bir önceki çözüm süreçlerinde yaşanmayan durumlar. Bu seviyelere kadar gelinmedi.

İskoçyalı ünlü filozof David Hume’nın geleneksel bir anlatımıyla bunu ifade etmek lazım; “Eğer daha ileri gitmeyeceksek, niçin bu noktaya kadar geldik?”

Bizlerin de bu söze uygun hareket etmemiz lazım. Buraya kadar gelip daha ileriye gitmeyeceksek neden bu noktaya kadar geldik?

Şimdi gelin bu tarihi süreci aynı zamanda vicdani olarak da düşünüp tartışalım.

TBMM Genel Kurulunda Milletvekillerinin oylamasına sunulan Çerçeve Yasa 467 tane Milletvekilinin “Evet” oyu vermesi sonucu tarihi bir oylamaya sahne oldu. Bakın Anayasa değişikliklerinde bile bu sayılara şahit olmak çok kolay değildir.

Bu sonuç, Meclisin kahir ekseriyetinin, Çerçeve Yasa üzerinde “Eksikte olsa yetersiz de olsa” bir mutabakata vardığını gösteriyor.

İktidarıyla muhalefetiyle Milletvekillerinin çoğunluğu bu yasaya “Evet” derken, her fırsatta iktidara talip olduğunu dile getiren, Cumhuriyetin kurucu iradesi olduğunu söyleyen fakat daha sonra bu sloganın sahibi olan partiden ayrılarak YENİ bir imaj kazandırmaya çalışan YENİ Parti milletvekillerinin yüzde 70’i yasaya “HAYIR” oyu verdi.

Manen ve aklen CHP’den ayrılamayan aynı zamanda zihniyetini de geliştiremeyen bu Partinin, Kürt halkı nezdinde değeri gittikçe küçülmekte.

Yeni Parti’nin bu süreçte verdiği “hayır” oylarını yalnızca kendi tabanına karşı taşıdığı bir sorumluluk olarak değerlendirmek, meselenin özünü görmemektir.

Geçmişte belediye seçimlerinden cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar Kürtler, kendilerine rağmen yapılan onca şeye karşın sandıkta tercihlerini sizden yana kullanmadı mı? O gün Kürtlerin hassasiyetleri, beklentileri ve kendi geleceğine dair sorumlulukları yok muydu?

Bugün de mesele yalnızca bir yasanın kabul edilip edilmemesi değildir. Asıl mesele, bu ülkenin geleceğinde Kürtlerin nerede duracağı ve nasıl bir demokrasi mücadelesi vereceğidir.

Kürtler, kendi çıkarlarını ve geleceklerini düşünmek zorundadır. Bunu görmezden gelen hiçbir siyasi aktör, yarının siyasi hafızasında karşılıksız kalmayacaktır.

Elbette bu yasa Kürtlere kusursuz ve eksiksiz bir gelecek sunmuyor. Kürt kentlerinde yaşayanlar da, dünyanın farklı yerlerine savrulmak zorunda kalanlar da bunun farkında.

Ancak Kürtler şunu da biliyor: Kalıcı kazanımlar mücadeleyle elde edilir.

Önümüzdeki dönemde demokrasi, özgürlük ve eşitlik için verilecek mücadelede bugün farklı bir tercih yapanların da yarın kazanacağı haklar olacaktır.

Milliyetçilik ve ayrımcılık üzerinden siyaset yapan anlayışlar kalıcı olamaz.

Kürtler, siyasi aktörlerin geçmişteki tutumlarını unutmaz; bugün atılan her adım ve söylenen her söz yarının hafızasında yerini alır.

Zaman değiştiğinde, kimin nerede durduğu yeniden hatırlanacaktır. Çünkü Kürtler dostunu da, karşısında duranları da unutmaz.

Ülkede kalıcı bir huzuru sağlamak belki de mümkün olmayabilir, fakat önümüzdeki nesillere, torunlarımıza kalıcı barışın tesis edildiği bir ülkeyi ve geleceği miras bırakmak mümkündür.

Bu yüzden bu günleri mücadeleyle geçirmek zorundayız.