Bazı resmî cümleleri vardır.
Öyle kolay kolay ölmezler.
Hatta bazen devletin kendisi bile değişir ama cümle, bürokrasinin bir çekmecesinde usulca saklanıp yeni bir hükümetin ağzından yeniden çıkar.
Türkiye’nin son kırk iki yılı, biraz da bu cümlelerin tarihidir. Devletin “Terörle Mücadele” envanterinde yüzlerce söz birikmiştir.
“Son terörist etkisiz hâle getirilinceye kadar mücadelemiz sürecek.”
“Terör örgütü son çırpınışlarını yaşıyor.”
“Ya bitecek ya bitecek.”
“Şehitler ölmez, vatan bölünmez.”
“Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır.”
Bunlar yalnızca siyasi cümleler değildi.
Bir çeşit millî ninniydi.
15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’de başlayan silahlı çatışma, yalnızca binlerce insanın hayatını değiştirmedi; Türkiye’nin siyasal dilini de yeniden kurdu.
O günden sonra devletin sözlüğünde “son” kelimesi çok önemli bir yer edindi.
“Son çırpınışlar”...
Ama nedense hiçbir şey gerçekten son olmadı.
Özellikle de “son terörist”.
Her hükümet onu öldüreceğini açıkladı.
Her seferinde “sona gelindi”.
Fakat o son bir türlü gelmedi.
Ve şimdi...
“Son Terörist” hamaseti de diğerleri gibi emekli olmaya hazırlanıyor.
“Terör örgütü son çırpınışlarını yaşıyor.”
Bu cümleyi bizim kuşak çok duydu.
“Ya bitecek ya bitecek” dendi. Bitmedi ama bunu söyleyenler bitti.
Fakat hayat, siyasetçilerin cümlelerine o kadar itaatkâr değil.
PKK feshedildi.
Peki devletin Kürt inkârı feshedildi mi?
Bir örgüt silah bırakabilir.
Bir hükümet değişebilir.
Bir yasa yürürlükten kalkabilir.
Fakat kırk yıl boyunca devletin kurumlarına, raporlarına, konuşmalarına ve reflekslerine yerleşmiş bir düşünce biçimi, bir sabah Resmî Gazete’de yayımlanan bir kararla ortadan kalkmaz.
Dün kültürel bir talebi güvenlik meselesi olarak gören zihniyet, yarın aynı talebe başka bir dosya numarası verebilir.
Oysa barış, yalnızca silahların susması değildir.
Barış biraz da devletin vatandaşına bakarken elini silahından çekmesidir.
Bir çocuğun anadilinin tehdit olarak görülmemesidir.
Kırk iki yıl boyunca yalnızca dağlarda savaşılmadı.
Kelimeler de savaştı.
Kimlikler tarif edildi.
Bazı kelimeler yasaklandı.
Bazı kelimeler suç sayıldı.
Bazı sorular tehlikeli kabul edildi.
Ama gerçek acıların üzerine siyasi sloganlar bindirildiğinde, ölüler bazen hatırlanmak yerine kullanılmaya başlanıyor.
Ölülerin siyasete söyleyecekleri varsa, bunun yeni sloganlar olduğunu sanmıyorum.
Muhtemelen tek istedikleri, kendilerinden sonra başka insanların ölmemesidir.
Belki de kırk iki yılın en büyük muhasebesi budur:
Ölüleri daha yüksek sesle anmak değil, daha fazla insanın ölmesini engellemek.
Eski sloganları artık emekliye ayırabiliriz.
“Son terörist.”
“Son çırpınış.”
“Ya bitecek ya bitecek.”
Bunları bir gün müzeye koyabiliriz.
Yanlarına küçük açıklama levhaları asabiliriz:
“1984-2026 yılları arasında çeşitli hükümetler tarafından defalarca kullanılmıştır.”
Çocuklar gelip sorabilir:
“Gerçekten kırk iki yıl boyunca bunu mu söylediniz?”
“Evet.”
“Peki neden bitmedi?”
İşte o zaman biraz susmak gerekir.
Çünkü o sorunun cevabı, yalnızca PKK’nin tarihini değil, devletin tarihini de anlatacaktır.
Bugün mesele yalnızca PKK’nin feshi değildir.
Mesele, devletin de kendi inkârcı dilini feshedip edemeyeceğidir.
Çünkü silahı bırakmak kolay değildir ama mümkündür.
Çünkü devletler yanıldıklarını kabul etmeyi pek sevmez.
Hele kırk iki yıl boyunca aynı şeyi söyledilerse...
Şimdi önümüzde küçük ama tarihî bir fırsat var.
PKK kendisini feshetti.
Belki sloganlar da emekliye ayrılacak.
Belki “son terörist” hamaseti bitecek...
Ama asıl mesele bundan sonra başlayacak.