Bizim basın camiasında bazı kuşlar vardır; kanadı başkasının, yeli başkasının, konduğu dal başkasının...
İşte bu kuşlardan biri de bizim Levent Gültekin’dir.
1995’te Yeni Şafak’ta gazeteciliğe başladı. Sonra baktık, gazetecilik kesmedi; iş insanı oldu, müteahhit oldu. Derken bir el bunu CNN Türk ekranlarına çıkardı, alladı, pulladı, parlattı...
Bir ara Kürt kimliğinden söz ediyor, Kürt meselesine daha demokrat bir yerden bakıyordu. Sonra ne olduysa oldu; demokratlığın düğmelerini tek tek söküp attı.
Şimdi karşımızda duran bu Levent’e biz artık “Milliyetçi-Muhafazakâr Levent” diyoruz.
Yahu Levent, Allah aşkına söyle: Hangisi sensin?
Ya da ben sorayım: Şu anda ekranda arz-ı endam eden Levent, kaçıncı Levent’tir?
Levent’in Kaçıncı Hali Bu?
Bu, benim tanıdığım dördüncü Levent oldu!
Levent’in yıllar içinde geldiği nokta Yusuf Halaçoğlu çizgisi oldu.
Yazık!
Bizim bu topraklarda bazı zevat böyledir işte. Önce Kürtleri sever gibi yaparlar. Ama sakın ha, o Kürt kalkıp kendi hakkını, hukukunu istemesin! Hemen kaşlar çatılır.
Çünkü bu sistemin elli yıllık tezgâhında, o ceberut mektebinde bir ders vardır:
“Kürt ile PKK’yi birbirinden ayır, sonra ikisini birden güzelce döv.”
Bu mektebin kitabını her yıl allayıp pullayıp yeniden basarlar ama müfredat, o inkârcı kafa hiç değişmez.
Levent Gültekin geçenlerde dedi ki:
“Büyük Kürdistan hayali kuran Kürtler Amerika’nın ve İsrail’in soytarısı olur.”
Yahu hafız, daha dün Halep’te Kürtlerin başına bombalar yağarken, canları pazara çıkmışken, DEM Parti’ye çemkirip “Halep’te Kürtleri kırıyorlar, size ne oluyor?” diyen de sen değil miydin?
Bakın, Levent’in kafasındaki o meşhur devlet felsefesi şudur:
Devlet severse Kürt makbul olur.
Amerika severse Kürt soytarı olur.
İsrail severse Kürt tehlikeli olur.
Ama Kürt kalkıp kendi kendisini severse, işte o zaman adı “bölücü” olur!
Bir de şu Rahmi Koç meselesi var.
Koç’un Kürt kadınlarına yönelik o incitici sözleri ortadayken, bu Levent çıkıp ne dese beğenirsiniz?
“Kürt kadınlarına en büyük hakareti Öcalan yapmıştır.”
Bu artık tenkit değildir; bu, apaçık bir çarpıtmadır.
Bakın hele, memlekette barış süreci konuşuluyor. Silahların susmasından, kanın durmasından bahsediliyor. Bu kadim toprakların insanları artık yeni, beyaz bir sayfa açmaya çalışıyor...
Tam o sırada Dördüncü Levent fırlıyor sahneye, yine Öcalan’a saldırıyor.
Yahu kardeşim, madem barış konuşuluyor, sen bu savaşın cerbezeli dilini kimden emanet aldın?
Benim kulağıma ise başka bir ses geliyor: Devletin eski, derin ve tanıdık sesi...
Ve öyle görünüyor ki Gültekin’in yakasındaki isim kartı da değişmiş. Artık orada ‘Levent Metiner’ yazıyor. Yeni muradı, yeni hedefi şu:
Gazetecilik hırkasını çıkarıp siyasete girmeden evvel, siyasetçinin cümleleriyle jurnalcilik yapmak...
Devletin resmî sözcüsü tayin edilmeden, devlet adına ahkâm kesmek.
Biz bu topraklarda kendi gölgesini dağ sanan, kendisini heybetli gören çok insan gördük, evlat.
Ama ne oldu?
İlk rüzgârda, ilk fırtınada hepsi mum gibi eridi gitti.
Benim de Levent’e naçizane bir önerim olsun:
Kürtleri sevecekseniz, Kürtlerin kendi sözünü, kendi kimliğiyle söylemesine de tahammül edeceksiniz.
Öcalan’ı eleştirecekseniz, bunu barışın, kardeşliğin önünü tıkamak için değil; fikrinizi namusluca anlatmak için yapın.
Devleti eleştirmeye gücünüz yetmiyorsa, bari çıkıp da devlete sözcülük yapıyormuş gibi caka satmayın.
Unutma, Levent;
Davul senin boynuna asılmış olabilir ama tokmak başkasının elindedir.
O çıkan ses kimin sesidir?
O tokmağı tutan el kimin elidir?
İşte bütün mesele oradadır!