Bazen düşünüyorum da, modern dünyanın şu hengamesinde her şeyi ne kadar çok kelimeyle tüketiyoruz. Oysa eskiden, bu dağ köylerinde insanlar en büyük acılarını, en derin sevdalarını hiç konuşmadan, sessizce anlatırlardı. Bugün size, içimizi sızlatan, törenin ve öfkenin gölgesinde yaşanmış çok samimi, çok gerçek bir kadın hikayesi anlatmak istiyorum: Sarya’nın hikayesi.

Sarya, gözleri kömür karası, elleri dertli bir dağ kızıydı. Kalbini, nehrin karşı kıyısında kaval çalan öksüz bir çobanın sesine kaptırmıştı. Birbirlerine tek bir laf bile etmemişlerdi aslında; sadece uzaktan uzağa bakışırlar, o an sanki dünya dururdu. Ama dedik ya, buralarda hayat zor, töre katıdır. Sarya’yı alıp hiç bilmediği, köyün en sert, en güçlü aşiretinin konağına gelin ettiler. Sevdana sahip çıkmak, o koca dağları yerinden oynatmaktan daha zordu.

Sarya o konağın kapısından girdiğinde ne ağladı ne sızladı. İçindeki fırtınayı tek bir damla gözyaşıyla bile dışarı vurmadı. Yeni ailesi ona kötü davranmıyordu belki ama ruhu sanki bir kafesteydi. Kimseye içini dökemiyor, ne içindeki o bitmeyen sevdası ne de kırgınlığı dilinden dökülüyordu.

İşte o günlerde Sarya, odasının köşesindeki dilsiz kilim tezgahının başına oturdu. Eline aldığı kök boyalı iplerle ve kirkitiyle kendi ömrünü örmeye başladı. Aylarca o tezgahın başından kalkmadı; parmakları kanayana, gözlerinin feri sönene kadar dokudu. Kilim bittiğinde, ortasında daha önce kimsenin görmediği, kenarları keskin çizgilerle kaplı ama tam merkezinde dimdik, gururlu duran bir çiçek motifi belirdi. Ancak kilimde kimsenin fark edemediği çok büyük bir sır gizliydi: Sarya, kilimin tam ortasındaki o çiçeği dokurken kök boyalı ipler yetmemiş gibi, başındaki o saf beyaz tülbendinden (léçık) gizlice kopardığı beyaz iplikleri çiçeğin tam kalbine, özüne ilmek ilmek işlemişti. Yani o çiçek, aslında başındaki tülbendin ta kendisiydi; tülbendi ise o çiçeğin gövdesi... Köylüler bu kilime hayran kalıp adına "Gülsarya" (Sarya'nın Gülü) dediler ve konağın baş köşesine astılar. Kimse o renklerin ardındaki gizli mektubu okuyamadı.

Aradan iki kış geçti. Bir gün, iki aile arasında su yüzünden eski bir husumet yeniden alevlendi. Köyün meydanında erkekler karşı karşıya geldi. Gözler dönmüş, namlular birbirine doğrultulmuştu. Havada ölümün o soğuk kokusu vardı; tek bir tetik çekilse nehirler günlerce kan akacaktı.

Konağın penceresinden bu kıyameti gören Sarya, bir an bile düşünmedi. Duvara asılı duran kilimine baktı; ortasındaki o gururlu, kalbi kendi tülbendinin iplikleriyle atan çiçeğe... O an kilimle göz göze geldi sanki. Kendi içine hapsettiği o çiçeği kurtarmanın, o dilsiz direnişi dışarı çıkarmanın vaktinin geldiğini anladı. Hemen meydandaki o öfkeli kalabalığa doğru koştu. Ne o silahlardan korktu ne de öfkeli adamlardan. Gitti, iki grubun tam ortasındaki o ölümcül boşluğa kendini attı.

Meydandaki herkes donakaldı. Sarya tek bir kelime bile etmedi. Sadece vakur bir hareketle, kalbini kilime bıraktığı o saf beyaz tülbendini başından çıkardı. Havadaki barut kokusunun ortasından süzülen o beyaz tülbendi, öfkenin tam ortasına, tozlu toprağın üzerine bıraktı. O beyaz kumaş yere serildiğinde, meydandaki herkesin gözü o beze kilitlendi. Çünkü tülbent yere düştüğü an, konağın duvarında asılı duran kilimdeki o gururlu çiçek sanki yerinden sökülmüş, o tozlu toprağın üzerinde can bulmuştu. Yere düşen alelade bir bez değil, Sarya'nın aylarca kendi tülbendiyle dokuduğu, gururunu ve namusunu işlediği o canlı kilimin ta kendisiydi artık. Kilimin ruhu, tülbent olup meydana serilmişti.

O an sanki rüzgar bile sustu. O toprağın kurallarına göre, bir kadının başındaki tülbent yere düştüğü an akan sular dururdu. Hele ki o tülbent, bir kadının tüm ömrünü, acısını ve sabrını içine gizlediği o kilimin kalbiyse... O tülbenti çiğneyip silahı ateşlemek, toplumdaki en büyük alçaklık sayılırdı. En öfkeli adamın bile tetiğe giden eli titredi. Sarya, yerdeki o beyaz barış çizgisinin arkasında, tıpkı dokuduğu kilimdeki o gururlu çiçek gibi sarsılmaz bir diklikle duruyordu. Tülbendini yere atarak, kilimindeki o dilsiz çığlığı meydana indirmiş ve kanlı savaşı tek bir hamleyle kilitlemişti.

İlk silah yavaşça yere indirildi, ardından diğerleri... Erkekler, bir kadının kiliminden söküp meydana serdiği o beyaz barış iradesi karşısında başlarını öne eğip sessizce dağıldılar. Koca bir katliam, tek bir beyaz tülbentle engellenmişti.

O akşam, köyün en yaşlı kadını konağa geldi. Duvarda asılı duran Gülsarya kiliminin önünde uzun uzun durdu. Kilimin ortasındaki o çiçeğe elini sürdü, sonra dönüp Sarya’nın başındaki o eksik iplikli tülbente baktı. Yaşlı kadının gözünden bir damla yaş süzüldü. Anladı ki; o gün meydanda koca bir savaşı bitiren şey sadece alelade bir bez parçası değildi. O tülbenti bu kadar güçlü kılan, kilimin kalbiyle tülbendin bağının ta kendisiydi. Tülbent yere düşmüştü çünkü kilimdeki o gururlu çiçek artık meydanlarda özgür kalmıştı.

Sarya kendi sevdasını yaşayamadı belki, ömrü o konakta geçti. Ama geriye, bir kadının susturulan sesini kilimlere nasıl kazıdığının ve o kilimin ruhunu beyaz tülbendiyle meydana serip dünyayı nasıl dize getirdiğinin bu samimi hikayesi kaldı. Bugün o kilime baktığımızda gördüğümüz şey sadece renkli ipler değil; adaletin, barışın ve kadının bu topraklardaki asil gücüdür.

Bu hafta çayımızı; dillerindeki öfkeyi yüreklerindeki asaletle dindiren, sessiz sabırlarını hayata ilmek ilmek işleyen tüm o güçlü kadınlar için içelim. Bardaktan süzülen her sıcak yudumda, bir beyaz tülbendin getirdiği o muazzam barışı ve Sarya'nın dilsiz çığlığını hatırlayalım. Afiyetle, huzurla ve daima barışla...