Tarihe bakınca genelde ciddi bir hikâye bekleriz: savaşlar, krallar, fetihler… Ama sayfaların arasında öyle olaylar var ki insan ister istemez “Bunu kim yazdı, şaka mı yapıyorsunuz?” diye soruyor.
Aslında mesele tam da bu: İnsan bazen çok ciddi bir dünyanın içinde, hiç ciddi olmayan şekilde kontrolü kaybedebiliyor.
...
Önce Strasbourg’a gidelim.
Yıl 1518.
Sıcak bir yaz günü.
Bir kadın sokağa çıkıyor ve dans etmeye başlıyor.
Ne müzik var, ne düğün, ne festival… ama dans var.
Başta kimse önemsemiyor. “Geçer” deniyor. Ama geçmiyor.
Kadın durmuyor.
Günler geçiyor.
Sonra bir kişi daha katılıyor.
Sonra birkaç kişi…
Derken sokaklar açıklanamayan bir ritmin içine giriyor.
İnsanlar dans ediyor.
Durmadan.
Yorulana kadar değil, tükenene kadar.
Bugün buna “Dans Vebası” deniyor.
Ve en garibi şu: Kimse neden başladığını tam bilmiyor ama herkes nasıl büyüdüğünü anlatıyor.
...
Mesela 1962’de Tanzanya’da bir okul düşünün.
Bir öğrenci gülmeye başlıyor.
Öyle kibar bir gülme değil.
Durmuyor.
Sonra yanındaki gülüyor.
Ardından sınıfın yarısı.
Bir süre sonra bütün okul.
Dışarıdan bakınca “ne güzel neşeli çocuklar” diyebilirsiniz ama iş öyle değil. Gülme artık bir tepki değil, bir kontrol kaybı.
Okul kapanıyor.
Çünkü eğitim devam ediyor ama ders anlatacak kimse kalmıyor; herkes başka bir frekansta gülüyor.
...
Bir başka sahneye geçelim.
Avrupa’nın karanlık dönemleri…
Cadı avları.
Avrupa cadı avları sırasında bir köyde başlayan korku, başka köylere sıçrıyor.
Birisi “gece garip ses duydum” diyor.
Başka biri “komşum tuhaf bakıyor” diyor.
Sonra bir bakmışsınız, normal insanlar bir anda “şüpheli” kategorisine giriyor.
Ve en ilginci: kimse emin değil ama herkes çok emin gibi davranıyor.
Bir de daha sessiz ama daha tuhaf bir hâl var.
Bazı insanlar bir gün kalkıyor ve yürümeye başlıyor.
Durmadan.
Nereye gittiklerini bilmiyorlar.
Kim olduklarını tam hatırlamıyorlar.
Kimlik ve hafıza kaybıyla birlikte görülen anı uzaklaşma hali denilen bu durumda kişi bazen günlerce yürüyüp başka bir şehirde “kendine geliyor”.
Yani insan bazen sadece yol alıyor… ama neden aldığını bilmiyor.
Modern psikolojide buna benzer durumlar “Kolektif Histeri” gibi kavramlarla açıklanıyor. Yani bir duygunun, bir korkunun ya da bir baskının topluca bedene yansıması.
Kulağa akademik geliyor ama aslında çok basit bir cümleye indirgenebilir:
İnsan bazen anlatamaz, davranır.
Şimdi dürüst olalım.
Bugün biz böyle şeyler yaşamıyoruz diye düşünüyoruz.
Ama biraz etrafımıza bakınca durum o kadar da uzak değil.
Sadece yöntem değişti.
Artık kimse sokakta topluca dans etmiyor belki ama hepimizde kendini "fazla kaptırmış"
bir durum var..
Birimiz telefonda kayboluyor.
Birimiz haberlere.
Birimiz düşüncelerine.
Birimiz korkularına.
Biri de hiçbir şey yapmadan saatlerce ekrana bakmaya.
Tarih bize şunu fısıldıyor olabilir:
İnsan çok karmaşık değil aslında.
Sadece bazen fazla yükleniyor.
Ve o yük bazen ağlama olmuyor, bazen konuşma olmuyor…
Bazen sadece garip bir davranışa dönüşüyor.
Ve belki de bu yüzden tarih kitapları sadece savaşları değil, böyle küçük tuhaflıkları da saklıyor.
Çünkü insanı en iyi anlatan şey, en ciddi anları değil…
En kontrolsüz anlarıdır.
☕Bu hafta çayımızı “durabiliyorum” kanıtı gibi içelim. Dünya biraz hızlanmış olabilir ama bardak acele etmiyor. Biz de etmeyelim.
? Peki sizce insan en çok ne zaman kendi ritmini kaybediyor?