Sevgili Honduraslılar...

Çok kıymetli Kafkas kökenli kardeş halklar, Balkan kökenli kardeş halklar, Orta Doğu ve Asya kökenli kardeş halklar, kardeş Ahıska Türkleri, kardeş gayrimüslim halklar ve diğer tüm topluluklar ve azınlıklar...

"Yasam; büyüklerimi saymak, Kürtleri dövmek, azınlıklara sövmek ve Türklüğü özümden çok sevmektir!" şiarıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu günden bu yana uluslararası modern ülkeler sıralamasında "gelişmekte olan ülkeler"den biri olarak etiketlenmiştir.

Yani bu ülke tam 103 yıldır durmaksızın gelişiyor, gelişmekte; ama nedense bir türlü o ergenlik eşiğini aşıp "gelişmiş ülke" olamıyor. Normal şartlarda, bir asırdır kesintisiz gelişmekte olan bir ülkenin şu ana kadar gelişmekten obezite olması gerekiyordu; ama hayır. Bizimki öyle nevi şahsına münhasır bir büyüme ki boyumuz bir türlü uzamıyor ama ceketimiz her yıl biraz daha daralıyor. Tencere yuvarlanıyor, kapağını bulamıyor; biz yuvarlanıyoruz, kapak da yuvarlanıyor.

Kendimi bildim bileli bu ülke hep "gelişmekte olan" ülkeydi. İlkokulda kara tahtanın önünde Nermin öğretmenimizden pedagojik dayak yerken de gelişiyorduk; mavi önlüklü, gri pantolonlu ortaokul ve lise yıllarında disiplin sopalarıyla reflekslerimiz test edilirken de... Üniversitede kafamıza inen polis copuna denk geldiğimizde de ülkemiz gelişmekteydi.

Şimdi şakaklarımıza aklar düştü, yaşlandık ama ülke hâlâ o aynı ergenlik aşamasında debelenip duruyor. 103 yıldır ergenlik sivilceleriyle uğraşan, bıyığı bir türlü terlememiş bir gençlik dizisi kıvamında savruluyoruz. Demokrasisi gelişmemiş, ekonomisi gelişmemiş, özgürlükleri gelişmemiş ama 103 yıldır gelişmekteyiz. Ha gayret, biraz daha dayanın, gelişiyoruz!

Şu anda Türkiye, yüksek enflasyon ve alım gücü kaybında dünya liginin en ön sıralarında, en sonuncu ülkelerle yarışıyor. Nüfusun neredeyse yüzde 29'u açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veriyor. Millî takımın 47. olması gibi suni gündemlerin sokaktaki insan için ne önemi olabilir ki?

Efendim, okullar kapandı; bir eğitim-öğretim sezonunu daha geride bıraktık. Kimi öğrenci karnesi çok iyi olduğu için sevinçli; takdirname alan var, teşekkür belgesi alan var. Mesela devlet, okul hayatım boyunca bana hiç teşekkür belgesi vermedi. Okulu bitirdim ama ben de devlete hiç teşekkür etmedim; bu da onlara dert olsun!

Eğer dünya genel eğitim sıralamasında 80. sırada bulunan Türk eğitim sistemi bana teşekkür belgesi verseydi, ben kendimden şüphe ederdim; vermediği için gayet gururluyum!

Elin Singapur'u eğitim seviyesinde dünya üçüncüsü olmuş, biz her alanda dibe doğru yarışıyoruz. Uluslararası endekslerde önümüze konulan bu acı karneler aslında bir tesadüf değil; sahadaki skorbord neyi gösterirse göstersin, asıl mağlubiyetler en baştan dersliklerde başlıyor.

Bu sistemin bir türlü şifa bulamayan en kronik organı; millî ve manevi duygularla sınıfları doldurmuş eğitim sistemimizdir. "Millî ve yerli eğitim" de diyebiliriz. Tevhid-i Tedrisat'tan beri dünyaya entegre olamayan bir yapı...

"Lise ve dengi okullar..." diye bir tabir vardır. Lise yıllarımda kendi dengimi ararken düşünürdüm; bizim lisenin dengi hangi okuldur diye. Ama bizim ilçede tek bir lise olduğu için dengi de yoktu. Bir de denklik meselesi var. Dünya eğitim sisteminde 80. sırada yer alan eğitim sistemimizin güzide bürokratları, dünyanın 1 numaralı Oxford Üniversitesinden alınmış diplomayı sınavla test ediyor. Güler misin, ağlar mısın?

Kurumlar kendi yetersizliklerini gizlemek için dışarıdan gelen vizyonu kendi vasatlıklarına denk kılmaya çalışırlar. Çünkü bizde asıl denklik, liyakatin değil, cehaletin her kuruma eşit oranda dağıtılmasıyla sağlanır.

Türkiye'de amaç bellidir: Eğitimde bilimsel vizyonu ve dünya standartlarını bizim eğitim sistemine denk düşürmek...

Bre gâfiller, bre melunlar, bre kefereler!

Eğitimde denklik de bir şey mi? Biz bu topraklarda nelere denk gelmedik ki efendim! Zamanında Turgut Özal'ın o meşhur "Benim vatandaşım işini bilir, bir şey olmaz." rahatlığından geçerken hâlimize hayıflanır, şikâyet ederdik. Hemen ardından Süleyman Demirel'in "Dün dündür, bugün bugündür." pragmatizmine toslardık. "Yahu biz kime, neye denk geldik böyle?" derken Demirel arada bir darbeyle gidiyordu; biz de o sıra halk olarak payımıza düşen darbeye denk geliyorduk.

Sonra devran döndü ve Recep Tayyip Erdoğan'a denk geldik. İşte orada işin rengi de dengi de tamamen değişti. Siyasetin denkliği; ucu bucağı görünmeyen, süresi bitmeyen, teneffüsü olmayan ebedî bir bütünleme sınavına dönüştü. Öyle bir sınav ki bu; her sabah yeni bir müfredatla, yeni bir zam oranıyla, yeni bir gerilim dozuyla uyanıyorsunuz.

Ömrümüz, bitmek bilmeyen bir mülakat odasında "Acaba hangi sorudan eleneceğiz?" korkusuyla geçiyor. Sabah kalkıyoruz sorgu odasındayız, akşam yatıyoruz içerideyiz. Yaşayıp yaşamadığımız bile tam bir muamma.

Muhterem yurttaşlar...

Eğer 103 yıldır "gelişe gelişe" bir arpa boyu yol alamadıysak sebebi işte bu denklik illüzyonundandır. Demirel'in fırtınalı badirelerinden geçip Erdoğan'ın bitmek bilmeyen o meşhur bütünleme sınavlarına denk düştük. Halkın deyimiyle; yağmurdan kaçarken doluya tutulduk, fırtınadan kaçarken kasırgaya yakalanmış olduk.

Sevgili dostlarım!

Siz siz olun, o kravatlı resmî tarih tezlerine hemen inanmayın. Çocuklarınızın iyi notlarla dolu karneler almasına sevinin, bu hakkınız; ama size acı gerçeği söylemek zorundayım: Bu ülkede artık karnenin, diplomanın bir önemi kaldı mı? Liyakat mı kaldı ki eğitimde başarının bir önemi olsun?

Ve bu memlekette her şey nihayetinde aslına rücu ediyor.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ne diyor: "Işık renk için varsa, âşık da denk için vardır. Denklik nedir? Korkana müjde olmak, sevene sadık olmaktır..."

Binaenaleyh, hayatta sınav da devam ediyor...