Zifiri bir karanlık hayal edin. Burnunuza çalınan rutubet kokusu, ensenizde hissettiğiniz o kaskatı soğuk... Ve en fenası; doğduğunuz günden beri boynunuzdan ve ayaklarınızdan zincirlenmiş bir hâlde, sadece tek bir duvara bakmaya mahkûm edildiğinizi düşünün. Arkaya dönmek yasak. Yanındakinin yüzünü görmek imkânsız. Tek bildiğiniz dünya, karşınızdaki gri, çıplak taş duvar.

İşte tam arkamızda gürül gürül bir ateş yanıyor. Ateşin önünden ellerinde kuklalarla, heykellerle geçen birileri var. Işık, o nesnelerin gölgelerini tam karşımızdaki duvara düşürüyor. Bir at gölgesi, bir kuş karaltısı, bir ağaç silüeti... Aşağıdan bir ses yankılanıyor, biz o sesi duvardaki gölgenin konuştuğunu sanıyoruz.Bizim için "gerçek", o duvardaki titrek, siyah lekelerden ibaret. Başka bir ihtimali bilmiyoruz bile. Kurduğumuz tüm dostluklar, verdiğimiz tüm mücadeleler, kazandığımız tüm başarılar o gölgeleri en iyi tahmin etme becerimiz üzerine kurulu. En bilge olanımız, bir sonraki gölgenin ne zaman geçeceğini ilk çözen kişi. Kendimizce kurduğumuz o küçük, sahte krallıkta çok mutluyuz.

Sonra bir gün, birimiz zincirlerini kırmayı başarıyor....Acıyla doğruluyor. Kasları körelmiş, bedeni uyuşmuş. Arkasını döndüğünde ateşin ışığı gözlerini öyle bir yakıyor ki, kör olduğunu sanıp çığlık atıyor. Mağaranın çıkışına doğru, dik ve kayalık patikadan yukarı tırmanırken her adımı bir işkence. Ama merakı acısından büyük.Ve nihayet dışarıda...

İlk saniyeler tam bir körlük. Güneş ışığı gözlerini delip geçiyor. Ağlıyor acıdan. Ancak gözleri yavaş yavaş kamaşmaya alışınca, hayatında ilk kez "görmeye" başlıyor. Duvarda gördüğü o eğri büğrü karaltının aslında ne olduğunu anlıyor. Hayatında ilk kez yeşili görüyor, bir kuşun kanat çırpışını izliyor. Gökyüzünün sonsuzluğunu, nehirlerin coşkusunu fark ediyor. En sonunda başını yukarı kaldırıp her şeyin kaynağı olan o devasa, göz kamaştırıcı güneşe bakıyor.İşte o an anlıyor: İçeride geçirdiği koca bir ömür, devasa bir yalandan ibaretmiş.

İçini büyük bir şefkat kaplıyor. "Gidip dostlarımı kurtarmalıyım," diyor. Koşarak mağaraya geri dönüyor. Heyecanla karanlığa dalıyor ama gözleri artık ışığa alıştığı için içeride hiçbir şeyi seçemiyor. Sağa sola çarpıyor, sendeliyor, yere kapaklanıyor.Duvardaki gölgeleri izleyen eski dostlarının yanına varıp nefes nefese haykırıyor: "Gördükleriniz gerçek değil! Onlar sadece birer illüzyon! Dışarıda muazzam bir dünya var, güneş var, renkler var!"Peki, mağaradakiler ne yapıyor dersiniz? Sevinçle zincirlerini mi kırıyorlar?

Hayır. Mağaraya gözleri kör olmuş, dengesini kaybetmiş bir şekilde dönen bu adama acıyarak bakıyorlar. Kendi aralarında fısıldaşıyorlar: "Yukarı çıktı ve aklını yitirdi. Gözleri bozulmuş. Demek ki yukarı çıkmak insanı mahvediyor." Ve o andan itibaren net bir karar alıyorlar: Kendilerini o mağaradan çıkarmaya, zincirlerini çözmeye çalışacak ilk kişiyi oracıkta öldürecekler....Bu anlattığım, iki bin dört yüz yıl önce yaşamış filozof Platon’un ünlü Mağara Alegorisi.

Peki, dürüst olalım: Biz bugün o mağaranın ne kadar dışındayız? Muhtemelen hiçbirimiz o zincirleri tamamen kırabilmiş değiliz. Sadece ekranların değil; doğup büyüdüğümüz mahallenin, sorgulamadan kabullendiğimiz dogmaların ve medyanın önümüze attığı yapay gündemlerin gölgesinde yaşıyoruz. Kendi yankı odalarımızda, sadece duymak istediğimiz sesleri duyup duvardaki karaltıları mutlak hakikat sanıyoruz. Ezberimizi bozan, konforumuzu kaçıran farklı bir ses yükseldiğinde ise kulaklarımızı tıkamayı seçiyoruz. Çünkü uyanmak, bugüne kadar doğru bildiğimiz ne varsa onlarla yüzleşmenin o sarsıcı yükünü sırtlanmak demek. Bizse çoğunlukla bu yükten kaçıyor, bildiğimiz o güvenli karanlığa sığınıyoruz.

Galiba hepimizin en büyük eksiği, o duvara ne kadar hayranlıkla baktığımızı itiraf edememek. Belki de bir başkasına yolu göstermeye çalışmadan önce, kendi gözümüzü kör eden o ışıkları, kendi elimizle tuttuğumuz o zincirleri fark etmekle başlamamız gerekiyor işe. Gölgelerin ötesinde bir yerlerde asıl gerçeğin bizi beklediğini bilerek, ama hâlâ o mağaranın zemininde yürüdüğümüzü de unutmadan...

Güneşi henüz görememiş olsak bile, en azından baktığımız o duvarın bir yalandan ibaret olduğunu bilmek... Belki de bizim payımıza düşen tek teselli budur.


☕Bu hafta çayımızı, gözümüzü boyayan tüm yanılsamalardan uzaklaşmak ve hakikatin o yalın, pırıl pırıl tadına varmak için içelim.

Sevgilerimle...