Gündem yazarı değilim. Hatta çoğu zaman özellikle kaçınırım. Günlük olayların peşinden koşan, her sıcak gelişmeye anında tepki veren biri hiç olmadım. Çünkü gündem dediğimiz şeyin çoğu zaman insanı sürüklediğini, düşünmekten çok tepki vermeye zorladığını düşünüyorum. Yazılarımda genelde daha kalıcı olanın, daha derinde yatanın peşine düşmeyi tercih ederim.Ama bazı anlar vardır ki insanı sadece yaralamaz, içinden geçirip sessizce dağıtır.

Orta Çağ Almanyası’nda geçtiği anlatılan bir hikâye vardır. Hamelin'in Fareli Köyün Kavalcısı. Rivayete göre Hamelin kasabası büyük bir fare istilasıyla karşı karşıya kalır. Ne yapılırsa yapılsın çözüm bulunamaz. Bunun üzerine kasabaya garip bir adam gelir. Elinde bir kaval vardır ve bir teklifte bulunur: Eğer ücretini öderlerse, kasabayı farelerden kurtaracaktır.

Kasaba halkı kabul eder.

Adam kavalını çalmaya başlar. Söylenene göre çıkan ses öyle etkileyicidir ki, bütün fareler saklandıkları yerlerden çıkar ve kavalcının peşine takılır. Kavalcı onları kasabanın dışına, bir nehre kadar götürür ve hepsi suya girerek yok olur.

Sorun çözülmüştür.

Ama hikâye burada bitmez.

Kasaba halkı, iş bittiğinde söz verdikleri ücreti ödemekten vazgeçer. Kavalcıya ya çok az para verirler ya da tamamen geri çevirirler. Kavalcı kasabadan sessizce ayrılır. Fakat bir süre sonra geri döner.

Bu kez kavalını farklı bir melodiyle çalar.

Ve bu defa peşine takılanlar fareler değil, çocuklardır.

Kasabanın çocukları birer birer evlerinden çıkar, sokaklara dökülür ve kavalcının ardından yürümeye başlar. Aileler ne olduğunu anlamaya çalışırken, çocuklar çoktan kasabanın dışına doğru ilerlemektedir. Hikâyenin bazı versiyonlarında çocuklar bir dağın içine girer ve kapı kapanır. Bazılarında ise bir nehre doğru giderler. Ama ortak nokta aynıdır:

Yaklaşık 130 çocuk geri dönmez.

Kasaba halkı, hatasını işte o zaman anlar. Ama artık çok geçtir.

Bu hikâye yüzyıllardır anlatılır. Kimi bunu bir masal olarak görür, kimi tarihsel bir olayın sembolik anlatımı olarak. Ama hangi açıdan bakarsak bakalım, içinde rahatsız edici bir gerçeklik taşır: Bazen bir felaket, tek bir kişinin eylemiyle değil, bir toplumun ihmaliyle mümkün olur.

Ve ilginç olan şu ki, bu hikâye sadece anlatılarda kalmamıştır. Hamelin kasabasında bugün hâlâ bu olaya atfedilen izler bulunur. Çocukların kaybolduğu söylenen tarih, kasabanın bazı kayıtlarında yer alır. Ayrıca kaybolan çocukların anısına yapıldığı kabul edilen anlatılar, işaretler ve sembolik anıtlar hâlâ ziyaret edilir. Yani bu hikâye, sadece bir masal olarak değil, kolektif hafızada canlı tutulan bir kayıp olarak da yaşamaya devam eder.

Bugün bu hikâyeyi hatırlatan şey ise, bir okulda yaşanan saldırı.

İlk bakışta bu iki olay arasında doğrudan bir bağ yok gibi görünebilir. Biri yüzyıllar öncesine ait bir anlatı, diğeri günümüzün sert bir gerçeği. Ama biraz daha dikkatli bakıldığında, benzerlikler rahatsız edici bir şekilde ortaya çıkıyor.

Çünkü burada da sadece “olan şey” yok.

Bir de o şeyi mümkün kılan zemin var.

Saldırının ardından yine aynı döngü başladı. Haberler yayıldı. Görüntüler paylaşıldı. Tepkiler yükseldi. Herkes bir süreliğine aynı noktaya odaklandı. Sonra yavaş yavaş başka başlıklar öne çıkmaya başladı.

Gündem yön değiştirdi.

Ama geride kalan sorular yerinde duruyor.

Bu soruların cevapları hızlı değil. Kolay değil. Ve belki de bu yüzden, yeterince uzun süre konuşulmuyor.

Kavalcı hikâyesinde kasaba halkı, olayın başında bir hata yapar: sorunu çözmek ister ama bedelini ödemek istemez. Kısa vadeli bir rahatlık uğruna, uzun vadeli bir felaketin kapısını aralar.

Bugün de benzer bir eğilim yok mu?

Sorunları görüyoruz ama derinlemesine çözmek yerine erteliyoruz. Tartışıyoruz ama yüzleşmiyoruz. Tepki veriyoruz ama kalıcı bir değişim üretmiyoruz.

Ve sonra bir gün, bir olay oluyor.

Herkes dönüp bakıyor.

Ama belki de asıl mesele, o olayın kendisi değil; onun zaten mümkün hale gelmiş olması.

Malum saldırı bu yüzden sadece bir “haber” değil. Bir kırılma noktası da değil belki. Daha çok, uzun süredir biriken şeylerin görünür hale geldiği bir an.

Tıpkı o eski hikâyede olduğu gibi.

Kasaba halkı en büyük hatasını, her şey normale dönmüş gibi davrandığında yapmıştı. Fareler gitmişti, sorun çözülmüş görünüyordu. Ama aslında hiçbir şey gerçekten çözülmemişti.

Bugün de benzer bir yanılsama içinde olabiliriz.

Gündem değiştiğinde, sorunların da ortadan kalktığını sanıyoruz. Oysa sadece görünmez oluyorlar.

Ve belki de en tehlikeli an tam olarak bu:

Her şeyin “geçmiş” gibi göründüğü an.

Kavalın sesi bugün yok belki.

Ama bizi bir konudan diğerine sürükleyen başka şeyler var.

Ve eğer gerçekten ders çıkarılacaksa, belki de bu hikâyeden değil, o hikâyenin neden hâlâ bu kadar tanıdık geldiğinden başlamalıyız.