42.ölüm yıldönümü anısına…
Bazı insanları neden unutamıyoruz?
Bunu hiç düşündünüz mü?
Aradan yıllar geçiyor. Takvimler değişiyor, şehirler değişiyor, insanların konuştuğu şeyler değişiyor. Bir zamanlar hayatımızın merkezinde olan nice isim, bir süre sonra hafızamızın uzak bir köşesinde silikleşiyor.
Ama bazıları var ki…
Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, bir yerden çıkıp yeniden karşımıza geliyor.
Yılmaz Güney gibi.
Bugün onun adını duyduğumuzda çoğumuzun aklına birkaç film, birkaç sahne, birkaç cümle geliyor. Fakat ben bu kez size onun filmlerini, aldığı ödülleri, yaşadığı sürgünü ya da cezaevlerini anlatmak istemiyorum.
Bunları zaten biliyoruz.
Ben başka bir şey soruyorum:
Yılmaz Güney’i bunca yıl sonra hâlâ konuşuyor olmamızın asıl nedeni ne?
Sadece iyi bir sinemacı olması mı?
Sanmıyorum.
Çünkü iyi sanatçılar da unutulabiliyor.
Demek ki mesele biraz daha derinde.
Bence Yılmaz Güney’in en önemli taraflarından biri, kamerayı nereye çevireceğini bilmesiydi.
Birçoğumuz hayatı biraz yukarıdan izliyoruz.
Güzel evlere bakıyoruz, ışıklı caddelere bakıyoruz, başarı hikâyelerini dinliyoruz. Televizyonlar bize çoğu zaman hayatın parlayan tarafını gösteriyor.
Güney ise başka yerlere bakıyordu.
Yoksula…
İşsize…
Mahkûma…
Gurbetçiye…
Toplumun kıyısında kalmış insana…
Ve belki de hepimizin görmek istemediği o yere:
Hayatın yarasına.
İşte ben Yılmaz Güney’i biraz da burada buluyorum.
O, bize “Bakın, ne güzel bir hayat var” demiyordu.
“Bakın,” diyordu sanki,
“Hepinizin görmek istemediği bir hayat da burada yaşanıyor.”
Bunu söylemek kolay mı?
Değil.
Çünkü insan bazen başkasının acısına bakmaktan çok, kendi rahatını korumayı tercih ediyor.
Bir yoksul gördüğümüzde başımızı çevirmek daha kolay.
Bir adaletsizlik gördüğümüzde susmak daha kolay.
Bir insanın ezildiğini gördüğümüzde “Bana dokunmuyor” demek daha kolay.
Güney’in sineması ise bizi o kolaylığın içinden çekip çıkarıyordu.
“Bak,” diyordu.
“Bak ve gör.”
Şimdi düşünün…
Bugün Yılmaz Güney yaşasaydı sizce ne çekerdi?
Kamerasını nereye çevirirdi?
Bir AVM'nin önünde mi dururdu?
Yoksa eve ekmek götürmek için sabahın karanlığında yola düşen bir işçinin peşine mi takılırdı?
Gençlerin gelecek kaygısını mı anlatırdı?
Göç etmek zorunda kalan insanların hikâyesini mi?
Cezaevlerinin önünde bekleyen anneleri mi?
Bir çocuğun beslenme çantasına koyamadığı yiyecekleri mi?
Belki de bütün bunların arasında dolaşır, yine aynı şeyi arardı:
İnsanı.
Çünkü onun asıl derdi galiba buydu.
İnsan.
İnsanın çaresizliği.
İnsanın öfkesi.
İnsanın yenilgisi.
Ama bütün bunların arasında bir türlü vazgeçmediği yaşama isteği…
Bu yüzdendir ki filmlerini izlerken yalnızca karakterleri görmüyoruz.
Bir yerlerde kendimizi de görüyoruz.
Yılmaz Güney’i kusursuz bir insan gibi anlatmak da bana doğru gelmiyor.
Zaten buna ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum.
Sanatçıları putlaştırdığımız zaman onları anlamaktan uzaklaşıyoruz.
Güney’in hayatında tartışılan yönler var. Yanlışları, öfkeleri, sertlikleri, kendi döneminin ve kendi kişiliğinin taşıdığı çelişkileri var.
Bunları konuşabiliriz.
Hatta konuşmalıyız.
Ama bütün bunlar onun sanatçı olarak bıraktığı izi görmemize engel olmamalı.
Çünkü insan dediğimiz şey zaten biraz da çelişkilerden oluşmuyor mu?
Hangimizin hayatı tamamen aydınlık?
Hangimizin geçmişinde keşke dediği şeyler yok?
Hangimiz kendimize baktığımızda bütün hayatımızı gururla anlatabiliriz?
Aslında Yılmaz Güney’i ilginç yapan şeylerden biri de buydu.
Hem çok sevilen hem çok tartışılan bir insan olabilmesi.
Ve bence gerçek sanatçılar biraz da böyle olmalı.
Bize rahat cevaplar vermemeli.
Bizi biraz rahatsız etmeli.
Bir şeyleri yeniden düşündürmeli.
Aradan kırk iki yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ onun filmlerindeki insanlara bakıyorsak, hâlâ bazı sahnelerde içimiz burkuluyorsa, hâlâ “Bugün yaşasaydı ne anlatırdı?” diye soruyorsak, demek ki bazı hikâyeler zamanla eskimiyor.
Çünkü yoksulluk hâlâ var.
Haksızlık hâlâ var.
Öfke hâlâ var.
Ve insan…
Hâlâ aynı insan.
Yılmaz Güney’i anmak, yalnızca geçmişten bir sanatçıyı hatırlamak değil, biraz da bugün nereye baktığımızı kendimize sormaktır.
Biz kamerayı, kalemimizi nereye çeviriyoruz?
Kimin acısını görüyoruz?
Kimin hikâyesini anlatmaya değer buluyoruz?
Ve en önemlisi…
Görmek istemediğimiz hayatlara bakacak kadar cesur muyuz?
Yılmaz Güney bugün aramızda değil.
Ama iyi sanatçıların tuhaf bir kaderi vardır.
Giderler…
Fakat baktıkları yerde bir iz bırakırlar.
O iz bazen bir film karesidir, bazen bir yüz, bazen içimize oturan bir cümle…
Bazen de yıllar sonra kendimize sorduğumuz bir soru.
Yılmaz Güney’in bıraktığı iz de biraz böyle.
42 yıl sonra hâlâ bize baktırıyor ve yazdırıyor.
Bazı insanlar için ölüm, hikâyenin son cümlesi olmuyor.
Çünkü onlar yalnızca bir hayat yaşamıyor;
başkalarının göremediği hayatlara da tanıklık ediyorlar.
Yılmaz Güney’i bugün, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ bize dokunan eserlerinin ve bıraktığı izlerin ışığında anıyorum.
Saygıyla…