Siz şairlerin yalnızca şiir yazdığını mı sanıyorsunuz?
Bir çırpıda okuyup geçtiğiniz o mısraların hangi yürek sızısından doğduğunu biliyor musunuz?
Hangi kırgınlığın içinden çıktığını o kelimenin?
Hangi gecenin sabaha kadar uyutmayan sessizliğinden doğduğunu?
Hangi ayrılığın kapısında beklediğini?
Hangi özlemin göğsünde büyüdüğünü?
Hangi ihaneti susarak taşıdığını?
Hangi sevgiyi kimseye anlatamadığı için kâğıda bıraktığını?
Hangi öfkesini kelimelerin arasına sakladığını?
Hangi tükenmeyen umudu, bütün yenilgilerine rağmen içinde yaşattığını?
Biliyor musunuz?
Bir şiir bazen yalnızca birkaç dizeden ibaret değildir. Bir insanın yıllarca içinde taşıdığı suskunluğun, bir gecede kelimelere dönüşmesidir.
Siz ellerinizi yalnızca kitabın sayfalarına değdirip geçerken, o şiirin ardındaki şairin yüreğine bir kez olsun dokundunuz mu?
Hayaline dokundunuz mu?
Uçurumun kıyısında tutunmaya çalışan sevdasına, fırtına gibi esmek isteyen öfkesine, kimseye göstermediği kırgınlığına ve kelimeleri kadar boynu bükük yalnızlığına dokundunuz mu?
Çünkü her şair, biraz mısralarının yarasını taşır içinde.
Kimseye hissettirmez.
Kimse de görmez zaten.
Şair çoğu zaman kalabalığın içinde kendi yalnızlığını taşır. Gülümser, konuşur, insanlarla aynı masada oturur, aynı sokaklardan geçer. Fakat içinde, kimsenin bilmediği başka bir dünya vardır.
O gözleri uzaklara daldığında, belki de kimsenin göremediği bir geçmişe bakıyordur.
Bir müziğin tek bir notasında gözleri dolduğunda, siz yalnızca bir şarkı duyarsınız; o, yıllar önce kaybettiği birini duyar.
Bir sevgilinin elini tuttuğunda, yalnızca sıcaklığı hissetmez; o elin bir gün bırakılabileceğini de bilir.
Ve terk edilip eli bırakıldığında, şiir onun sığınağı olur.
Çünkü bazı acılar insana anlatılmaz.
Bazı özlemler bir dostun omzunda dinmez.
Bazı yalnızlıkların dili yoktur.
Şair, işte o dilsiz yerlere kelimeler bulur.
Siz geceleri başınızı yastığa koyduğunuzda, onlar sabaha doğum yapacak cümleler bırakır.
Siz uykunun sessizliğine sığınırsınız; onlar zihninin gürültüsüyle baş başa kalır.
Bir kelime gelir, peşinden başka bir kelime…
Bir mısra doğar.
Sonra bir diğeri.
Ve bazen sabaha karşı, şair kendi içinden kopan bir parçayı masanın üzerinde bırakır.
Aşkı da ayrılığı da şairler başka türlü tarif eder.
Aşkı yalnızca sevmek değildir onlar için.
Aşk bazen bir bakışta büyür, bazen bir susuşta derinleşir.
Nazım Hikmet için aşk, uzaklara rağmen vazgeçmemektir.
Ahmed Arif'in dünyasında sevda, hasretle aynı cümlede yürür.
Cemal Süreya'da aşk, gündelik hayatın en küçük ayrıntısında bile kendine bir yer bulur.
Turgut Uyar'da insan, kendi kalabalığının içinde bile yalnız kalabilir.
Özdemir Asaf'ta bir tek kelime, koskoca bir ayrılığın yükünü taşıyabilir.
Didem Madak'ın dizelerinde ise insan, kendi yarasına bakarken bile kendine sarılmanın yollarını arar.
Çünkü şairler aşkı yalnızca yaşamaz; ona bir dil verir.
Ayrılığı yalnızca çekmez; onu hatıraya dönüştürür.
Hasreti yalnızca beklemez; onu bir mısrada ölümsüzleştirir.
Öfkeyi bağırarak değil, bazen bir kelimeyi kâğıda sertçe bırakarak anlatır.
Umudu ise bütün yenilgilerin ortasında, inadına açan bir çiçek gibi taşır.
Şair dünyaya diğer insanlar gibi bakmaz.
Belki de en büyük farklılığı budur.
Siz bir ağacın yanından geçip gidersiniz; o ağacın gövdesindeki yarayı görür.
Siz yağmuru yalnızca yağmur sanırsınız; o, toprağın susuzluğunu ve gökyüzünün iç çekişini duyar.
Siz bir kuşun uçuşuna bakarsınız; o özgürlüğün kanat çırpışını görür.
Siz bir karıncanın üzerine basıp geçebilirsiniz; o küçücük bedeninde koskoca bir hayatın telaşını fark eder.
Siz boş bir bank görürsünüz; o bankta yıllarca beklemiş bir insanın gölgesini arar.
Siz istasyondan geçen treni görürsünüz; o trenin içinde kaç kişinin gittiğini, kaç kişinin dönmeyeceğini düşünür.
Siz denize bakıp maviyi görürsünüz; o mavinin altında saklanan bütün yalnızlıkları.
Siz bir sonbahar yaprağının yere düşüşünü görürsünüz; o, düşmenin de bir zamanı olduğunu düşünür.
Siz gökyüzüne bakıp hava durumunu düşünürsünüz; o bulutların hangi hikâyenin üzerine toplandığını merak eder.
Belki de bu yüzden şairler biraz huzursuzdur.
Belki de en büyük yalnızlıkları, kendi içlerinde hiç susmayan bu kalabalıktır.
Geçmişten bugüne uzanan uzun bir yolun ayak izleri dolaşır ruhlarında.
Geçmişten kalan sesler, yarım kalmış cümleler, unutulmuş aşklar, çocukluk kokuları, istasyonlar, sokaklar, mezarlar, denizler, kuşlar, ağaçlar…
Ve bütün bunların arasında kendileri.
Belki de o yüzden bazı mutsuzlukları kemikleşmiştir.
Siz bakmayın onların mutluluğu tarif ettiklerine.
Gelinciklere methiyeler dizmelerine, bulutları masmavi görmelerine, denizi maviye boyamalarına, baharı dünyanın en güzel mevsimi gibi anlatmalarına bakmayın.
Bazen insan, sahip olmadığı şeyleri daha güzel anlatır.
Şair de belki en çok özlediği güzellikleri yazar.
Kendisi üşürken baharı anlatır.
Karanlıkta otururken güneşi tarif eder.
Yalnızken kalabalıkları yazar.
Sevilmediği zamanlarda aşkı savunur.
Çünkü şair, çoğu zaman kendi hayatında eksik olanın türküsünü söyler.
Belki de şiirin en büyük sırrı budur.
Şairin yazdığı her güzel şey, mutlaka onun hayatında güzel yaşanmış değildir.
Bazen şiir, yaşanamamış olanın yasını tutar.
Bazen bir ihtimalin mezarına dikilen çiçektir.
Bazen de insanın kendisine yeniden ulaşabilmek için bıraktığı izdir.
Onlar için yollar yalnızca varılacak yerler değildir.
Yollar, uzaklaşmanın ve gitmenin yolculuğudur.
Bir bavulun içine yalnızca birkaç parça eşya koymazlar; geçmişlerini de koyarlar.
Bir şehirden ayrılırken sokakları değil, anıları geride bırakırlar.
Ve bilirler ki bazı gidişlerin dönüşü yoktur.
Bazı kapılar bir daha açılmaz.
Bazı insanlar bir daha aynı yerden bakmaz hayata.
İşte bu yüzden yazmak, şair için yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değildir.
Yazmak, kendini tüketmektir biraz.
Kendisinden kopan bir parçanın kanamasıdır.
Her şiir, şairin içinden kopan küçük bir parçadır.
Her mısra biraz kül, biraz yara, biraz hatıra, biraz da umuttur.
Şair yazdıkça eksilir belki.
Ama eksildiği yerden çoğalır.
Çünkü şiir, insanın kendinden geriye bıraktığı en sessiz izlerden biridir.
Bu yüzden bir şairin şiirini okurken yalnızca kelimelere bakmayın.
Biraz da kelimelerin arkasındaki insana bakın.
O mısranın ardındaki geceyi düşünün.
O kelimenin içindeki kırgınlığı…
O sessizliğin taşıdığı özlemi…
O umudun hangi karanlıktan geçerek bugüne ulaştığını…
Çünkü her şair biraz mısralarının yarasını taşır içinde.
Ve bazı yaralar vardır;
yalnızca şiire dönüştüğünde kanamayı bırakır.