Takvimler her 2 Temmuz'u gösterdiğinde, yalnızca bir otelin değil, insanlığın vicdanının da nasıl ateşe verildiğini yeniden hatırlıyoruz.

Sivas'ta yanan sadece bedenler değildi.

Şiir yandı.

Türkü yandı.

Düşünce yandı.

Bu toprakların aydınlanma umudu yandı.

O gün Madımak Oteli'nin önünde toplanan öfkeli kalabalık, aslında yıllardır beslenen örgütlü bir nefretin dışa vurumuydu. O nefret, saz çalanı düşman gördü; şiir yazanı sapkın ilan etti; sorgulayanı hain saydı. Çünkü karanlık, en çok ışığa düşmandır.

Ne yazık ki bu düşmanlık yalnızca o günle sınırlı kalmadı.

Bu ülkede Alevi olmak, Kürt olmak, Ermeni olmak ya da yalnızca farklı düşünmek, kimi çevrelerin gözünde hâlâ "öteki" olmanın yükünü taşımaktadır. Kimlikler üzerinden kurulan nefret dili, toplumu birbirinden uzaklaştırırken; siyasetin kutuplaştırıcı dili de bu yaraları zaman zaman daha da derinleştirmektedir.

Madımak, sadece Sivas'ın meselesi değildir.

Madımak, bu topraklarda fırsat bulduğunda şiddeti kutsayan zihniyetin adıdır.

Asıl korkutucu olan da budur.

Çünkü böyle bir zihniyet, yalnızca bir şehirde değil; nefretle beslenen her yerde yeniden filizlenebilir.

O gün camiden çıkan bazı insanların "Allahu Ekber" nidalarıyla bir otelin önüne yürüyüp insanları ateşe vermesi, dinin değil; dinin istismar edilmesinin en acı örneklerinden biridir. İnancın özü merhametken, merhameti ateşe verenlerin dini temsil ettiğini söylemek mümkün değildir. İnanç adına işlenen her vahşet, önce inancın kendisine zarar verir.

Aradan geçen yıllara rağmen adaletin tam anlamıyla sağlanamaması, firari sanıklar, zaman aşımı tartışmaları ve vicdanlarda kapanmayan hesaplar, toplumsal hafızada derin bir yara bırakmıştır. Oysa adalet geciktiğinde yalnızca mağdurlar değil, toplumun devlete olan güveni de yara alır.

Bu yüzden 2 Temmuz yalnızca bir anma günü değildir.

Bu tarih, unutturmamamız gereken bir vicdan sınavıdır.

Hayatını kaybeden ozanları, yazarları, sanatçıları ve aydınları her yıl daha güçlü anmalıyız. Çünkü unutulan acılar, tekrar etmeye en müsait acılardır. Hatırlamak, intikam değil; insanlığı koruma sorumluluğudur.

Türkiye'nin gerçek aydınlanmasının önündeki en büyük engellerden biri, düşünceyi düşman gören fanatik anlayıştır. Kitaptan korkan, sazdan rahatsız olan, şiiri tehdit sayan bir zihniyet, yalnızca sanatçıyı değil; toplumun geleceğini de hedef alır. Oysa gelişmiş toplumlar, farklı sesleri susturarak değil; onları dinleyerek büyür.

Bugün biz yazarlara, şairlere, gazetecilere ve aydınlara düşen görev daha fazla susmak değil; daha fazla yazmaktır.

Daha çok anlatmak...

Daha çok üretmek...

Daha çok hatırlatmak...

Çünkü karanlığı lanetlemek yetmez; bir mum yakmak gerekir.

Devletin görevi ise hiçbir nefret odağına alan açmamak, hiçbir fanatik yapıya cesaret vermemek ve yurttaşlarının yaşam hakkını tavizsiz korumaktır. Hukuk, kimliğe göre değil, suça göre işlemelidir. Demokrasi de ancak eşit yurttaşlık bilinciyle güçlenebilir.

Madımak'ta yitirilen canların anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Onlar yalnızca hayatlarını kaybetmediler.

Bu ülkenin vicdanına emanet oldular.

Ve o emanet, ancak hakikat konuşuldukça, adalet arandıkça ve nefrete karşı birlikte duruldukça korunacaktır.

Çünkü Madımak, geçmişte kalmış bir yangın değildir.

Unutulursa yeniden başlayabilecek bir ateştir.