İnsan nedir?

Bu soru, yeryüzünün en eski ve en cevapsız sorularından biri olarak hâlâ karşımızda duruyor. Çünkü insan, sadece tanımlanacak bir varlık değil; aynı zamanda sürekli yeniden kurulan, bozulan, dönüşen bir anlamdır.

Etten ve kemikten ibaret midir insan?

Eğer öyle olsaydı, mezarlıklar dolusu “insan” yaşamaya devam ediyor olurdu.

Oysa insan; sadece biyolojik bir varlık değil, aynı zamanda bir vicdan meselesidir. Bir duruş, bir sorumluluk, bir farkındalık halidir. İnsan olmak doğuştan gelir belki, ama insan kalabilmek bir ömürlük mücadeledir.

Aristoteles insanı “zoon politikon” yani toplumsal bir varlık olarak tanımlarken, aslında yalnızca birlikte yaşama zorunluluğuna değil, birlikte anlam üretme sorumluluğuna da işaret ediyordu. Çünkü insan, tek başına değil; ilişkileriyle, değerleriyle ve seçimleriyle var olur.

Ama bugün dönüp baktığımızda şu soruyu sormak kaçınılmaz:

Gördüğümüz her suret gerçekten insan mıdır?

Yüzler var, kalabalıklar var, hayatlar var… Ama vicdan var mı?

Merhamet var mı?

Bir başkasının acısını hissedebilme yetisi hâlâ canlı mı?

Fyodor Dostoyevski şöyle der:

“İnsanın en büyük sırrı, yalnızca yaşamak değil, ne için yaşadığını bilmektir.”

Bugün birçok insan yaşıyor, evet. Ama neden yaşadığını bilen kaç kişi var?

Sabah işe gidip akşam dönen, karnını doyurup uyuyan, ertesi gün aynı döngüye giren bir hayat… Bu bir yaşam mı, yoksa iyi organize edilmiş bir alışkanlık mı?

İnsan sadece tüketen bir varlık değildir.

İnsan, düşünen bir varlıktır.

Hisseden, sorgulayan, yaratan bir varlıktır.

Jean-Paul Sartre “İnsan, kendini ne yaparsa odur” derken, insanın özünün sabit değil, eylemleriyle şekillendiğini vurgular. Yani insan olmak bir kimlik değil, bir seçimdir. Her gün yeniden verilen bir karar…

Peki bu kararın ölçüsü nedir?

İyilik yapabilme cesareti.

Kötülük karşısında sessiz kalmama iradesi.

Kendini sorgulayabilme erdemi.

Hata yaptığında yüzleşebilme olgunluğu.

Güç eline geçtiğinde zalimleşmeme terbiyesi.

Zayıf olana karşı şefkatli olabilme inceliği.

Farklı olana tahammül edebilme genişliği.

Öfkesini yönetebilme bilinci.

Affedebilme büyüklüğü.

Paylaşabilme cömertliği.

Yalnızca kendini değil, başkasını da düşünebilme kapasitesi.

Bir başkasının acısında kendini bulabilme yetisi.

Haksızlık karşısında taraf olabilme cesareti.

Kalabalıklar yanlış yoldayken yalnız kalabilme direnci.

Bir insan, güçlü olduğunda değil; gücünü nasıl kullandığında anlaşılır.

Bir insan, kazandıklarıyla değil; kaybettiklerine rağmen neyi koruyabildiğiyle ölçülür.

Bir insan, konuştuğu kadar değil; sustuğu yerde neyi savunduğuyla insandır.

Bir insan, kimse görmezken ne yaptığıyla tanınır.

Bir insan, kendine değil, başkasına nasıl davrandığıyla insan olur.

Friedrich Nietzsche’nin “Olduğun gibi görünmek, görünmek istediğin kişi olmaktan daha onurludur” sözü, bugün yaşanan temel bir soruna işaret ediyor.

Görünüş ile gerçeklik arasındaki mesafe giderek açılıyor. İnsanlar oldukları gibi değil, olmak istedikleri ya da görünmek istedikleri gibi bir kimlik inşa ediyor. Bu durum, bireysel samimiyeti zayıflatırken toplumsal algıyı da giderek daha kırılgan hale getiriyor.

Çünkü insan, yalnızca aklıyla değil; kalbiyle insandır. Yalnızca varlığıyla değil; anlamıyla insandır.

Albert Camus ise şöyle der:

“İnsan, ne olduğu değil, olmayı reddettiği şeydir.”

Belki de insan kalabilmek, tam olarak burada başlar.

Zulme dönüşmemekte.

Duyarsızlığa teslim olmamakta.

Kendini kaybetmemekte.

Bugün dünyanın en büyük yoksulluğu açlık değil; vicdan eksikliğidir.

En büyük felaket savaş değil; duyarsızlıktır.

Ve en büyük kayıp, insanın kendini unutmasıdır.

İnsan olmak kolaydır.

Ama insan kalabilmek…

İşte o, her gün yeniden kazanılması gereken bir onurdur.