Bir dereyi susturursanız, yalnızca suyu değil; bir köyün hafızasını da susturursunuz.
Bir dağı delerseniz, yalnızca kayayı parçalamazsınız; çocukların gölgesinde büyüdüğü ormanları da yok edersiniz.
Bugün Türkiye’nin birçok bölgesinde yaşanan tam olarak budur.

İkizdere, Fındıklı, Cerattepe, Ayder Yaylası, Uzungöl, Munzur Vadisi, Pülümür, Akbelen, Germencik, Salavatlı, Alaşehir, Sarayköy…

Adına “kalkınma”, “yerli enerji”, “milli yatırım” denilen projeler; gerçekte toprağın, suyun ve insan yaşamının büyük şirketlere devredilmesinin yeni biçimleri hâline geldi. JES’ler, HES’ler, maden sahaları, taş ocakları… Her biri aynı cümlenin farklı kelimeleri gibi artık. Devletin koruması gereken doğa, şirketlerin kullanım alanına dönüştürülüyor.

Dersim (Tunceli) bugün yeniden bir tehdidin kıyısında. Munzur’un belleğinde yankılanan o kadim sessizlik, şimdi sondaj makinelerinin gürültüsüyle bozulmak isteniyor. Karlıova ve Varto’da planlanan projeler, Karadeniz yaylalarında yıllardır süren doğa kıyımıyla aynı zihniyetin ürünü. İnsanlar yalnızca çevreyi değil; mezarlarını, anılarını, çocukluklarını da savunuyor.

Karadeniz’de yıllardır köylüler aynı cümleyi kuruyor:
“Dereler özgür akacak.”

Çünkü onlar biliyor: Bir dere boruya hapsedildiğinde yalnızca suyun yönü değişmez. Tarım biter. Hayvancılık biter. Göç başlar. İnsanlar doğdukları topraklarda yaşayamaz hâle gelir.

Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan sonra enerji politikaları “özelleştirme” adı altında hızla şirketleştirildi. Akademik araştırmalar, yüzlerce HES ve JES projesinin kırsal yaşam üzerinde ağır sosyal ve ekolojik sonuçlar doğurduğunu ortaya koyuyor.

Yer bilimcileri, çevre mühendisleri ve ekoloji savunucuları yıllardır aynı tehlikeye dikkat çekiyor:

• Jeotermal projeler yeraltı sularını kirletebiliyor.

• Ağır metaller tarım arazilerine karışabiliyor.

• Zeytinlikler, bağlar ve meralar yok oluyor.

• Fay hatlarına yakın bölgelerde kontrolsüz sondaj çalışmaları ciddi riskler doğurabiliyor.

• Orman ekosistemleri parçalanıyor.

• Bölge halkı ekonomik olarak şirketlere bağımlı hâle getiriliyor.

Özellikle Batı Anadolu’daki JES sahalarında yapılan çalışmalar, projelerin tarımsal üretimi düşürdüğünü ve insanların yaşam alanlarını doğrudan tehdit ettiğini ortaya koyuyor. Araştırmalara göre birçok bölgede çevre halkı, ekonomik ve politik olarak dışlanmış hissediyor.

Bugün “yeşil enerji” söylemiyle sunulan birçok proje, gerçekte yeni bir sömürü biçimine dönüşmüş durumda. Dünyanın birçok ülkesinde yenilenebilir enerji projeleri halkın katılımı, bağımsız çevre denetimleri ve güçlü hukuk mekanizmalarıyla yürütülürken; Türkiye’de çoğu zaman tam tersi yaşanıyor.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde bir enerji projesi başlamadan önce halk oylamaları yapılırken, bizde ÇED raporları çoğu zaman halktan kaçırılıyor. Köylülerin itirazları dikkate alınmıyor. Mahkeme kararları kimi zaman uygulanmıyor. Şirketlerin önünü açan “acele kamulaştırma” kararları ise yaşam alanlarını doğrudan hedef alıyor.

Daha acısı şu:
Bu talana karşı çıkan insanlar yalnız bırakılıyor. Hatta cezalandırılıyor.

Esra Işık bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Akbelen Ormanı’nda zeytinlikleri ve tarım alanlarını savunduğu için gözaltına alındı, tutuklandı ve haftalarca cezaevinde kaldı.

Bir ülkede toprağını savunan insanlar suçlu gibi yargılanıyorsa, orada yalnızca doğa değil; hukuk da yaralanmış demektir.

Akbelen’de insanlar ağaçlara sarıldı. Çünkü biliyorlardı:
Bir ağacın kesilmesi bazen bir köyün ölüm fermanıdır.

Araştırmalar, Akbelen örneğinin yalnızca bir çevre meselesi olmadığını; aynı zamanda “enerji adaleti” ve “çevresel demokrasi” sorunu olduğunu vurguluyor. Akademisyenler, devletin enerji politikalarında yerel halkı dışlayan merkeziyetçi bir anlayışın hâkim olduğunu belirtiyor.

Bugün Karadeniz yaylalarında açılan yollar yalnızca dağları parçalamıyor; insanların doğayla kurduğu bağı da koparıyor.
Dersim’de açılmak istenen projeler yalnızca suyu hedef almıyor; kültürel hafızayı da hedef alıyor.

Bugün aynı tehdidin gölgesi Karlıova-Varto hattı üzerine de düşmüş durumda.

Şu anda en güncel JES gerilimlerinden biri burada yaşanıyor. Halk çadır nöbetleri tutuyor ve sondajlara karşı eylemler düzenliyor.

Çallıdere merkezli planlanan JES projeleri; Güzelkent, Küçüktepe, Teknedüzü, Köprücük ve çevredeki birçok köyü doğrudan etkileyecek bir noktaya ilerliyor. Bölge halkı günlerdir nöbet tutuyor. Çünkü insanlar yalnızca toprağını değil; suyunu, hayvancılığını, çocuklarının geleceğini korumaya çalışıyor.

Bugün Varto’da verilen mücadele yalnızca birkaç köyün mücadelesi değildir.
Bu mücadele, doğayla birlikte yaşamaya çalışan herkesin mücadelesidir.


Varto’da başlayan her sondaj, insanların zihninde aynı korkuyu büyütüyor:
“Bir gün bizi de göçe zorlayacaklar.”

Eskiden insanlar iş bulmak için göç ediyordu.
Bugün insanlar yaşadıkları toprak yaşanmaz hâle getirildiği için göç etmek zorunda kalıyor.

Çünkü bu ülkede “yatırım” denilen şey çoğu zaman halk için yıkım anlamına geliyor.

Şirketler kazanıyor.
İhaleler büyüyor.
Rant genişliyor.
Ama köylüler yoksullaşıyor.

Doğa ise geri dönülmez biçimde yok oluyor.

Bir orman yeniden büyüyebilir belki.
Ama çocukluğun geçtiği bir dere geri gelmez.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında yükselen çevre mücadeleleri yalnızca birkaç ağacı savunmuyor. İnsanlar yaşam hakkını savunuyor. Bir köylünün “Bu su benim hayatım” demesi romantik bir cümle değildir; doğrudan bir varoluş meselesidir.

Çünkü doğa yalnızca manzara değildir.
Doğa yaşamın kendisidir.

Ve bir gün son ağaç kesildiğinde,
son dere kuruduğunda,
son yayla betona gömüldüğünde
anlayacağız:

Elektrik üreten her proje, insanlığa ışık olmayabiliyormuş.