Van…Tarihin ağır yükünü omuzlarında taşıyan, binlerce yılın izlerini toprağında saklayan, gökyüzünü Van Gölü’nün mavisine emanet etmiş kadim bir şehir.
Bir yanında Van Kalesi’nin suskun taşları, diğer yanında gölün sonsuzluğa uzanan ufku… Ağrı Dağı’na, İran’a, Mezopotamya’ya ve Kafkasya’ya açılan yolların kavşağında duran; tarihi, kültürü, üniversitesi, tarımı, hayvancılığı ve turizm potansiyeliyle yalnızca bölgenin değil, Türkiye’nin en önemli şehirlerinden biri olması gereken Van…
Fakat Van, sahip olduğu bütün bu zenginliğe rağmen hak ettiği yerde değil.
Belki de en büyük sorunumuz, geleceği konuşurken sürekli geçmişin aynı isimlerine, aynı yöntemlerine ve aynı alışkanlıklarına dönüp durmamızdır.
Şehir değişiyor.
Binalar yükseliyor, caddeler genişliyor, yeni yapılar ortaya çıkıyor, nüfus artıyor. Fakat şehir büyürken zihniyet aynı yerde kalıyorsa, ortaya gerçek bir dönüşüm değil, yalnızca betonun yer değiştirmesi çıkar.
Van’ın ihtiyacı olan şey yalnızca yeni binalar değildir.
Van’ın ihtiyacı yeni bir şehir tahayyülüdür.
Yeni bir vizyondur.
Yeni bir cesarettir.
Çünkü Van artık kendi içine kapanan, günü kurtarmaya çalışan, esnafın yalnızca ayakta kalabilmek için dükkân açtığı bir şehir olmaktan çıkmalıdır.
Van, bir menfaat kavşağından bir medeniyet kavşağına dönüşmelidir.
Van’ın önündeki ilk büyük engel: trafik
Bugün Van’ın günlük hayatını en fazla zorlayan sorunların başında trafik geliyor.
Trafik yalnızca araçların yollarda sıkışması değildir.
Trafik, bir şehrin nefesinin daralmasıdır.
İnsanların zamanının yollarda tükenmesidir. Esnafın müşteri kaybetmesi, öğrencinin dersine geç kalması, hastanın hastaneye ulaşmakta zorlanması, ambulansın dakikalarla yarışmasıdır. Ben hem babamı hem de dünyada en çok sevdiğim eniştemi kaybettim.
Bu nedenle Van’ın ulaşım meselesi artık günübirlik çözümlerle ele alınmamalıdır.
Çevre yolu bir an önce şehrin ulaşım sisteminin güçlü bir parçası haline getirilmeli; ana arterlerin yükünü azaltacak alternatif güzergâhlar oluşturulmalı, gerekli noktalarda köprülü kavşaklar planlanmalı ve daha şehirleşme başlamadan geleceğin ulaşım ağları hazırlanmalıdır.
Şehir önce yolunu bulmalı, sonra büyümelidir.
İmarın peşinden yol açmak yerine, yolun önünden şehri planlamak gerekir.
Çünkü şehircilik yalnızca bina yapmak değildir.
Şehircilik, yarının insanını bugünden düşünmektir.
Van’ın asıl zenginliği toprağın altında ve hafızasında
Van’ın en büyük sermayesi yalnızca fabrikalar ya da yeni yapılar değildir.
Van’ın sermayesi tarihidir. Van Kalesi’dir. Eski Van’dır. Urartu’nun izleridir. Van Gölü’dür.
İnci kefalidir. Van kahvaltısıdır. Keledoştur. Ayran aşıdır. Otlu peyniridir. Yaylalarıdır. Dağlarıdır.
Gün batımıdır ve bütün bunların üzerinde, bu topraklarda yüzyıllardır biriken insan hikâyeleridir.
O halde neden bütün bu değerleri bir araya getirecek büyük bir kültür ve turizm projesi hayata geçirilmiyor?
Benim hayalim çok basit ama bir o kadar da büyük.
Van Kalesi’nin eteklerinde, mevcut hazine arazilerinin uygun bölümlerinde Eski Van Evleri konseptinin genişletildiği, geleneksel mimari ile kültür, sanat, gastronomi ve turizmin buluştuğu büyük bir tarih ve yaşam çarşısı oluşturulabilir.
Bir çarşı…
Ama sıradan bir çarşı değil.
Geçmişin yeniden nefes aldığı bir çarşı.
Sokaklarında Eski Van’ın taş evleri…
Pencerelerinde çiçekler…
Avlularında çocuk sesleri…
Dükkânlarında Van’ın el emeği…
Kokularında yüzlerce yıllık mutfak kültürü…
Ve bütün bunların üzerinde Van Gölü’ne uzanan sonsuz bir ufuk.
Bir çarşıdan daha fazlası
Bu alan yalnızca turistik dükkânların sıralandığı bir yer olmamalı.
Van’ın gastronomisi burada yeniden hayat bulmalı.
İnci kefalinden yapılan yemekler, keledoş, ayran aşı, otlu peynir ve Van kahvaltısının bütün zenginliği burada yerli ve yabancı ziyaretçilerle buluşmalı.
Van kahvaltısını bilmeyen bir insan, burada ilk kez Van kahvaltısının ne olduğunu öğrenmeli.
Keledoşun adını hiç duymamış bir turist, bu yemeğin hikâyesini dinleyerek sofraya oturmalı.
İnci kefalinin yalnızca bir balık olmadığı, Van’ın göç eden hafızası olduğu anlatılmalı.
Çünkü gastronomi yalnızca yemek değildir.
Gastronomi, bir şehrin hafızasının sofraya konulmuş halidir.
Gülistan Bahçesi yeniden kokmalı
Ve sonra…
Gülistan Bahçesi.
Binbir çiçek yeniden koku salsın Van Kalesi’nin eteklerine.
Çiçeklerin kokusu kalenin taşlarına, kalenin gölgesi şehrin sokaklarına, şehrin ışıkları Van Gölü’nün maviliğine karışsın.
İnsanlar yürüsün.
Çocuklar oynasın.
Yaşlılar banklarda otursun.
Fotoğraf makineleri gökyüzüne çevrilsin.
Ve gün batımı geldiğinde herkes aynı manzaraya baksın.
Van Kalesi’nin üzerinden güneş yavaşça gölün ardına çekilirken, gökyüzü turuncudan mora, maviden kızıl renge dönüşsün.
İşte o anda insan anlasın:
Bazı şehirler yalnızca gezilmez.
Bazı şehirler insanın içinde kalır.
Teleferik yalnızca ulaşım değil, bir seyir yolculuğu olsun
Van Kalesi ile şehrin farklı noktalarını birbirine bağlayan çağdaş ulaşım ve seyir sistemleri kurulabilir.
Bir teleferik…
Ama yalnızca insanları bir noktadan diğerine taşıyan bir araç değil.
Gökyüzünde ilerleyen bir seyir defteri…
Aşağıda Van Gölü.
Bir tarafta kale.
Öte tarafta şehir.
Uzakta dağlar.
Ve bütün bunların üzerinde sessizce ilerleyen bir kabin…
İnsanlar Van’ı yukarıdan seyretsin.
Sonra yolculuk Edremit’in seyir noktalarına kadar uzansın.
Van Gölü’ne açılan o büyük mavi manzara, şehrin en güçlü turizm markalarından biri haline gelsin.
Ve sonra bir sofra kurulsun…
Fakat benim asıl hayalim burada başlıyor.
Van yalnızca turist ağırlayan bir şehir olmasın.
Van, dünyaya bir söz söyleyen şehir olsun.
Van Kalesi’nin arkasında, tarihi şehrin atmosferinde büyük bir barış sofrası kurulsun.
Bir masa…
Uzun bir masa.
Ucunu göremediğimiz kadar uzun.
O masada dünyanın farklı coğrafyalarından insanlar otursun.
Amerika’dan Donald Trump, Rusya’dan Vladimir Putin, Çin’den Xi Jinping, Kuzey Kore’den Kim Jong-un, Ukrayna’dan Volodimir Zelenski, Japonya’dan İmparator Naruhito, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Muhammed bin Raşid Al Maktum, İngiltere’den Kral Charles ve Mısır’dan Abdülfettah es-Sisi gibi dünya liderleri aynı masada buluşsun.
Pakistan’dan Şerif de orada olsun.
Ama bu kez eller masanın altında yumruk olarak değil, sofranın üzerinde kardeşlik olarak buluşsun.
Bu kez masaya savaş haritaları değil, ekmek gelsin.
Silahların gölgesi değil, çiçeklerin kokusu düşsün sofraya.
Bir tabak keledoş…
Bir parça otlu peynir…
Bir kâse ayran aşı…
Bir Van kahvaltısı…
Ve bütün bunların yanında insanlığın en eski ihtiyacı:
Barış.
Van’dan dünyaya bir cümle
Belki de Van’ın dünyaya söylemesi gereken en güçlü söz budur:
Savaşlara inat barış.
Filistin’e…
Gazze’ye…
Ukrayna’ya…
Ortadoğu’ya…
Afrika’ya…
Asya’ya…
Savaşın, yoksulluğun ve çaresizliğin gölgesinde yaşayan bütün insanlara…
Van’dan bir selam gönderelim.
Çünkü dünyanın başka yerlerinde insanlar bombaların altında ölürken, bizim yalnızca kendi şehrimizin güzelliğiyle övünmemiz yetmez.
İnsanlığın acısına bakabilmek gerekir.
Bir çocuğun gözyaşını dünyanın herhangi bir yerinde gördüğümüzde, onun hangi bayrağın altında doğduğunu sormadan üzülmek gerekir.
Çünkü insanlık, sınır kapılarında bitmemeli.
Vicdanın pasaporta ihtiyacı yoktur.
Van’ın en büyük projesi: vicdan
Belki de Van’ın en büyük projesi bir bina, yol ya da köprü değildir.
Belki de Van’ın en büyük projesi, dünyaya bir vicdan köprüsü kurmaktır.
Van Kalesi’nin taşlarından yükselen bir ses…
Van Gölü’nün maviliğinden dünyaya yayılan bir çağrı…
“Artık yeter.”
Artık acıları yarıştırmayalım.
Ölümleri sayılara dönüştürmeyelim.
Çocukların hangi ülkede doğduğuna bakmadan onların yaşama hakkını savunalım.
Liderler savaş kazanmak için değil, barış kurmak için yarışsın.
Ülkeler daha fazla silah üretmekle değil, daha fazla insanı yaşatmakla övünsün.
Şehirler daha yüksek binalarla değil, daha mutlu insanlarla ölçülsün.
Ve dünya, yavaş yavaş başka bir yarışın içine girsin:
En fazla silaha sahip olma yarışının değil…
En fazla insanı yaşatma yarışının.
En büyük orduya sahip olma yarışının değil…
En büyük barış sofrasını kurma yarışının.
En güçlü olma yarışının değil…
En fazla yarayı sarma yarışının.
Van’ın gün batımından dünyaya
Bütün bunlar bugün bir hayal gibi görünebilir.
Ama şehirleri değiştiren şey önce hayaldir.
Bir insan önce hayal eder.
Sonra bir başkası inanır.
Sonra bir başkası taş koyar.
Ve bir gün bakarsınız ki yıllarca imkânsız görünen şey, şehrin gerçeği olmuş.
Van’ın buna ihtiyacı var.
Kendisine yeni bir hikâye yazmaya…
Geçmişinden utanmadan geleceğe bakmaya…
Tarihini yalnızca seyretmek yerine yaşatmaya…
Gölünü yalnızca izlemek yerine onunla bütünleşmeye…
Turizmini birkaç günlük ziyaretlerin ötesine taşımaya…
Ve en önemlisi, kendi sınırlarını aşmaya…
Çünkü Van yalnızca Van değildir.
Van, Doğu’nun kapısıdır.
Van, Anadolu ile İran arasında bir köprüdür.
Van, Mezopotamya ile Kafkasya arasında bir hafızadır.
Van, geçmiş ile gelecek arasında kurulabilecek büyük bir medeniyet köprüsüdür.
Ve belki bir gün…
Van Kalesi’nin taşlarına son güneş ışığı vururken, gölün üzerinde kızıl bir yol belirir.
Şehir yavaşça sessizleşir.
Gülistan Bahçesi’nde çiçeklerin kokusu yükselir.
Uzakta bir teleferik süzülür.
Tarihi Van evlerinin pencerelerinde ışıklar yanar.
Bir sofrada dünyanın insanları oturur.
Kimse kimsenin toprağını istemez.
Kimse kimsenin çocuğunun ölmesini istemez.
Kimse savaşın kazananı olmaya çalışmaz.
Herkes insanlığın kazananı olmak ister.
İşte o zaman Van’ın gün batımı yalnızca Van’ın üzerine değil, dünyanın üzerine doğmuş olur.
Ve belki insanlık, uzun zaman sonra ilk kez aynı gökyüzüne bakarak şunu söyler:
Dünyayı güzelleştirmek için önce insanı yaşatmak gerekir.
Van’dan yükselen bu ses, Van Gölü’nün maviliğini aşarak Filistin’e, Gazze’ye, Ortadoğu’ya ve dünyanın bütün mazlum coğrafyalarına ulaşsın.
Bir şehirden bir kıtaya…
Bir sofradan bütün insanlığa…
Bir hayalden gerçeğe…
Ve Van Kalesi’nin görkemli gün batımında, insanlık yeniden barışın yelkenlerini açsın.
Çünkü bazen bir şehrin kaderini değiştirmek için yalnızca yol yapmak yetmez.
O şehre bir ruh vermek gerekir.
Van’ın ruhu ise tarihidir, gölüdür, insanıdır, sofrasıdır.
Ve belki de en önemlisi…
Barışa açılan kapısıdır.