İnsan, kalbine düşen ilk büyük acıyla sarsıldığında zamanın sonsuza kadar duracağını sanır. İçimizden bir parça koptuğunda, o derin karanlığın hiç dağılmayacağını, dünyanın bir daha asla eskisi gibi dönmeyeceğini düşünürüz. Yas tutmayı; gidenin ardından sessizce oturup o koyu dumanın geçmesini beklemek, hayatla olan tüm bağları koparmak zannederiz. Oysa insan dediğimiz o muazzam muamma, en derin acısının içinde bile gizli bir yaşama sevinci taşır. Biz farkında olmasak da yas tutmak, aslında hayata yeniden tutunabilmek için kalbimizin başlattığı o sessiz ve mecburi unutma eyleminin ilk adımıdır.
Geçenlerde eski sayfaların arasında izini sürdüğüm derin bir sembolizm, beni insan ruhunun bu en dokunaklı çelişkisine, yani mavi ve matemin kadim hikâyesine götürdü. Bizler matemi bugün hep kara renklerle, kapkara örtülerle özdeşleştiririz. "Karalar bağlamak" deyimi dilimize öyle bir yerleşmiştir ki, acının rengini siyahtan başka bir boyayla düşünemez oluruz. Oysa bu toprakların saklı hafızasına, Anadolu’nun köklü geleneklerine ve dervişlerin hırkalarına baktığımızda karşımıza bambaşka bir hakikat çıkar: Yasın en hüzünlü, en asil rengi mavidir.
Anadolu coğrafyasında gelenekler, kelimelerle anlatılamayan duyguların sessiz lisanıdır. Bir kadının başına örttüğü yazmanın rengi, o evin neşesini de kederini de fısıldar konu komşuya. İşte mavi yazma da bu dilsiz lisanın en hüzünlü ilmeğidir. Geleneklerimizde mavi yazma bağlamak; evden birinin uzaklara gittiğini, bir daha dönülmez yollara saptığını, yani doğrudan bir ölümü ya da ona denk büyük bir yürek yangınını simgeler. Dede Korkut hikâyelerinde bile bu geleneksel kodun izlerini görürüz; bey oğlu esir düştüğünde anasına "Üç ay içinde benden haber gelmezse, başına mavi örtü taksın, karalara bürünsün" diye vasiyet eder. Çünkü mavi, bu topraklarda sabrın, bekleyişin ve nihayetinde kabullenişin rengidir.
Peki, içimizi ferahlatan gökyüzünün, uçsuz bucaksız denizlerin rengi olan mavi, nasıl olur da geleneklerimizde ayrılığın ve matemin elbisesine dönüşür?
Bu sorunun cevabı, yeryüzüne sığamayan o büyük tesellide ve Anadolu insanının inanç dünyasında gizlidir. Kul, sevdiğini toprağa verdiğinde gözlerini ister istemez yukarıya, o erişilmez maviliğe çevirir. Mavi, ölenlerin bizden önce göçtüğü o yüce alemi, yani ruhun "asıl vatanını" hatırlatır bize. Cennetin nerede olduğunu tam olarak bilemesek de, onun gökler gibi dingin, huzurlu ve mavi bir yer olduğuna inanmak isteriz. Bu yüzden geleneklerimizde matemde maviye bürünmek, gidene duyulan derin bir saygının ve onun çok daha güzel bir aleme intikal ettiğine dair kalpte taşınan o asil iyimserliğin ifadesidir. Yeryüzünde sadece birer misafir olduğumuzu, eninde sonunda döneceğimiz yegane sığınağın o sonsuz mavilik olduğunu fısıldar içimize.
Fakat bu kadim gelenek, insana sadece ölümün kutsallığını anlatmakla kalmaz; kalbimizin en insani, en kırılgan sırrını da ifşa eder: Unutmanın kaçınılmazlığını ve şifasını.
Anadolu’nun bağrından kopan o dertli türkü boşuna demez: “Mavi yazma tez solar, ciğerimi dağlama...” İşte buradaki "tez solar" ifadesi, geleneğin insan psikolojisine sunduğu en muazzam restorasyon reçetesidir. Doğanın bize sunduğu mavi renk, güneşe ve rüzgara dayanamaz, zamanla rengini kaybedip solar. Gelenek bu fani kumaş üzerinden acıya bir ömür biçmiştir aslında. Kalbimizdeki o ilk günkü yakıcı sızı da, zamanın acımasız ama şifalı eliyle yavaş yavaş solmaya mahkumdur. Ölen kişi, geride kalanların bir ömür boyu zifiri karanlığa gömülmesini istemez; bilir ki "gözden ırak olan, gönülden de ırak olacaktır." Bu bir vefasızlık ya da unutkanlık değil; insanın hayatta kalabilmek, o musibetin altından kalkıp yeniden yürüyebilmek için muhtaç olduğu fıtri bir döngüdür.
Hepimiz hayatımızın bir döneminde, o mavi yazmayı bir şekilde kalbimize bağlamadık mı? Bir ölümle, kırıcı bir ayrılıkla ya da darmadağın olan bir hayalle o sızıyı ciğerimizin derinliğinde hissetmedik mi? O anlarda bir türküye sığınmamız, kendimizi o nağmelerin kollarına bırakmamız tesadüf değildir. Tıpkı okyanusun ötesindeki siyah insanların acılarını "Blues" (Mavi) müziğiyle haykırması gibi, Anadolu insanı da acısını türkülerin o kararsız yapısıyla tedavi eder. Türküler bir yandan içimizde kopan fırtınayı yüzümüze vururken, diğer yandan hayata devam etmek zorunda olan o dirençli ruhu ayağa kaldırır.
Evet, insan unutmak ve iyileşmek üzere kurulmuş bir varlıktır. Zaman akıp gidecek, başlardaki o mavi yazmaların rengi yavaş yavaş solacak, zihnimiz yeni şartları ve yepyeni umutları inşa edecektir. Bu, hayatın değişmez ve katı kuralıdır. Önemli olan, o rengin bir gün solacağını bilerek yeryüzündeki misafirliğimizin hakkını vermek, yasımızı hakkıyla tutup ardından o "asıl vatan" özlemini yeniden yaşama sevgisine dönüştürebilmektir.
Çünkü yaşamak; her şeye rağmen, solan renklerin ardından başımızı yeniden gökyüzüne çevirip o umut dolu maviye bakabilme sanatıdır.
Sevgilerimle...
☕Bu hafta çayımızı gökyüzünün en açık, en ferah saatinde, dışarıda içelim. Çünkü yeryüzünün kasvetinden sıyrılıp ruhumuzu o uçsuz bucaksız maviyle yıkamaya ve hayata yukarıdan bakarak hafiflemeye hepimizin ihtiyacı var.