Ne zaman bir çıkmaza girsek hep gözümüzü uzaklara dikiyoruz.
Bir yerlerden bir el uzansın, biri gelsin ve tüm bu dağınıklığı tek bir hamleyle toplasın istiyoruz.

Kurtarıcılar bekliyoruz.
Bazen bir insanı, bazen bir mucizeyi, bazen de sadece "doğru zamanı"...
Oysa dışarıya bakmak, insanın kendi içindeki o karanlık odaya girmesinden çok daha kolaydır. Bize uzaklar lazım, bahaneler lazım.

Tam da bu yüzden, o çok bildiğimiz otuz kuşun hikayesini bu kez tüm o masalsı süslerden soyup anlatmak istiyorum.
Bakalım o yollardan geçince elimizde ne kalıyor...

Efsane bu ya, Kuşlar Ülkesi’nde işler çığırından çıkıp yeryüzünü büyük bir umutsuzluk sarar.
Kuşlar, kendilerini bu dertten çekip alacak bilge kralları Simurg’u aramaya karar verirler.
Kaf Dağı’nın zirvesinde yaşayan, her şeyi bilen o muazzam kuşa ulaşırlarsa, hayat yeniden düzene girecektir.
Fakat yolculuk öyle tek bir kanat çırpışıyla bitecek gibi değildir.
Önlerinde ruhu, sabrı ve inancı sınayan yedi zorlu vadi uzanır.

Milyonlarca kuş, büyük bir gürültüyle havalanır.
Ama yol acımasızdır.
İlk durak olan İstek Vadisi’nde, dünyanın konforuna kapılan binlercesi "bize bu kadarı yeter" diyerek pes eder.
Peşinden gelen vadilerde şüpheye düşenler, yalnızlıktan korkanlar, yolun ağırlığı altında ezilenler birer birer dökülür.
Sürü, sert bir sonbahar ağacı gibi yaprak dökmektedir.
En son durak olan Yokluk Vadisi’ne varıldığında ise, geriye kalanlar tüm hırslarını, egolarını ve kimliklerini o vadinin ateşinde eritirler.
Küllerinden doğmak için önce tamamen yok olmayı göze alırlar.

Nihayet Kaf Dağı’nın o ulaşılmaz zirvesine varıldığında, milyonlarca kuşla başlayan o muazzam yürüyüşten geriye sadece otuz kuş kalmıştır.
Kanatları hırpalanmış, tüyleri dökülmüş, bitkin otuz yorgun kuş...
Zirveye adımlarını attıklarında, gözleri kendilerini kurtaracak o ihtişamlı tahtı ve bilge kralı arar.
Ancak karşılarında ne devasa bir kuş hükümdar vardır ne de sihirli bir güç.
Zirvenin tam ortasında, sadece büyük bir ayna durmaktadır.

Kuşlar, hayal kırıklığıyla aynaya yaklaşırlar.
Ve baktıklarında gördükleri tek suret, kendi yorgun gölgeleridir.
O an, çektikleri tüm acıların sırrı çözülür.
Farsçada "Si" otuz, "Murg" ise kuş demektir.
Aradıkları o muazzam kurtarıcı; yedi vadinin ateşinden geçerek o aynanın karşısına çıkma cesaretini gösteren otuz kuşun, yani kendilerinin ta kendisiydi.

Aslında Kaf Dağı diye bir yer hiç olmadı.
O dağ, insanın kendi sınırlarını aşmak için zihninde yarattığı o muazzam bahaneden ibaretti.
Hayat bizi en sert yerimizden kırdığında, gözlerimizi sahte ışıklara dikmeyi bırakmak bu yüzden zordur.
Çünkü hikayenin sonunda gökyüzünden inen ihtişamlı bir anka kuşu yoktur.
Tahtlar boştur, taçlar anlamsızdır.
Bizi düştüğümüz o en derin vadilerden çıkaracak sihirli değnekler de hiç var olmamıştır.
Ama insanın, kendi kırık kanatlarının ne kadar yük taşıyabileceğini o aynaya bakınca anlaması, dışarıdaki tüm sahte mucizelerden çok daha sarsıcıdır.

Şimdi, hayatın getirdiği o yedi vadiye ve aynadaki kendi yorgun aksine bakıp sessizce fısıldayabilir insan:

Korkma. Seni kurtaracak olan şey, zaten yolda döktüğün o tüylerde gizli.

Sevgilerimle...


☕Bu hafta çayınızı,yolda bıraktığınız o kırık dökük ama mağrur her bir tüyünüze selam durarak için.