İnsanlığın varoluşundan bu yana hayatın iki büyük kaynağı. Güneş ışığını bütün insanlara eşitçe sunarken toprak, kendisine emanet edilen tohumu büyütüp insanlığa rızık verir. Biri hayatı aydınlatır, diğeri hayatı besler. İkisi de insanlara kim olduklarını, hangi dine inandıklarını, hangi dili konuştuklarını veya hangi ülkenin sınırları içinde yaşadıklarını sormaz.
Peki, hayatın bu iki büyük kaynağı insanlık için böylesine ortak bir değer taşırken insanlar neden hâlâ birbirlerinin düşmanı olmaya devam ediyor? Neden ürün yetiştirmesi gereken topraklar savaşların mezarına, insanlığa refah sunabilecek enerji kaynakları güç mücadelelerinin aracına dönüşüyor? Neden bir tarafta bolluk yaşanırken diğer tarafta açlık, yoksulluk ve umutsuzluk hüküm sürüyor?
Belki de insanlığın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca yeni teknolojiler, daha güçlü ekonomiler veya daha gelişmiş silahlar değildir. Belki de asıl ihtiyaç, unuttuğumuz kadim bir hakikati yeniden hatırlamaktır: Barış, insanın toprakla ve güneşle kurduğu ilişkinin de temelinde bulunması gereken ortak bir yaşam iradesidir.
Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; toprağın ekilebildiği, güneşin aydınlığının hayatı kolaylaştırdığı, çocukların korkmadan büyüdüğü, insanların emeğinin karşılığını alabildiği ve hiçbir insanın kimliği nedeniyle değersiz görülmediği bir dünyanın kurulmasıdır.
İnsanlık tarihinin büyük inanç gelenekleri, farklı anlatım ve öğretilerine rağmen, insan hayatının korunması, adaletin gözetilmesi ve merhametin yaşatılması konusunda önemli mesajlar taşır.
Kur’an-ı Kerim’de, haksız yere bir insanı öldürmenin bütün insanları öldürmek gibi, bir insanın hayatını kurtarmanın ise bütün insanları yaşatmak gibi olduğu bildirilir. Bu mesaj, insan hayatının değerini herhangi bir siyasi hesabın, ekonomik çıkarın veya kimlik ayrımının üzerine yerleştiren güçlü bir ahlaki çağrıdır.
Tevrat’ta ise insanlığın yaratılışına ilişkin anlatılar, insanın ortak kökeni ve sorumluluğu üzerine düşünmeye davet eder. İncil’de düşmanı sevmek, kötülüğe iyilikle karşılık vermek ve sevgiyi insan ilişkilerinin merkezine yerleştirmek öne çıkar. Zebur’da ise adalet, doğruluk ve merhamet temaları güçlü biçimde işlenir.
Bu öğretiler, farklı inanç geleneklerinin kendi özgünlüklerini ortadan kaldırmadan insanlığın ortak vicdanında buluşabilecek bir zemine işaret eder. İnsan, yalnızca kendi ailesine, kendi toplumuna veya kendi inancından olanlara karşı sorumlu değildir. Başkasının acısını görebilmek, başkasının hayatını koruyabilmek ve başkasının geleceğine saygı gösterebilmek de insan olmanın gereğidir. Bir filim izlemiştim. Cennettin Krallığı diye. Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs fethi öncesi Hristiyan bir şövaleye çalıştığı demirci atölyesinin girişinde şöyle bir öğretiden işaret eder. ‘Bulunduğu yerden dünyayı güzelleştirmeyen insan değildir’ insanın üzerindeki manayı anlatan çok güzel bir söylem.
Ancak burada önemli bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. İnsanlara merhameti öğütleyen inançlar varken neden savaşlar sürüyor? Kardeşlik dillerde bu kadar sık anılırken neden ayrılıklar derinleşiyor? Adalet kutsal metinlerde yüceltilirken neden güç sahibi olanların çıkarları çoğu zaman hukukun ve vicdanın önüne geçiyor?
Sorun, insanlığın iyiliğin ne olduğunu bilmemesi değildir. Sorun, bildiği iyiliği siyasetinde, ekonomisinde ve günlük hayatında yeterince uygulayamamasıdır.
Barışın inançlardan beslenmesi önemlidir; ancak barışın kalıcı olması için adaletin kurumlara, merhametin davranışlara, eşitliğin fırsatlara ve insan hayatına verilen değerin somut politikalara dönüşmesi gerekir. Güneş, her sabah doğarken insanlığı sınıflandırmaz. Işığını bir millete fazla, diğerine eksik vermek için siyasi kararlar almaz. Toprak da uygun koşullarda kendisine bırakılan tohumu büyütürken insanın kimliğini sorgulamaz.
Doğa bize ortak yaşamın yalın bir gerçeğini gösterir: Hayat, farklılıkların varlığıyla mümkündür; fakat hayatın devamı, temel ihtiyaçların karşılanmasına ve ortak kaynakların korunmasına bağlıdır.
Ancak güneşin varlığı tek başına enerji adaletini, toprağın varlığı da tek başına gıda adaletini sağlamaz.
Açlığın, yoksulluğun, umutsuzluğun ve dışlanmışlığın kalıcı olduğu toplumlarda barışın toplumsal zemini de kırılganlaşır. Bu nedenle güneş ve toprak, yalnızca doğal kaynaklar olarak değil, insanca yaşamın ve ortak refahın dayanakları olarak değerlendirilmelidir.
Savaş, yalnızca şehirleri ve binaları yıkmaz. Toprağın üretkenliğini, insanların geleceğe duyduğu güveni ve toplumların ortak yaşam iradesini de zedeler. Tarlalar ekilemez duruma gelir, sulama sistemleri zarar görür, enerji altyapısı çöker, üretim zincirleri kopar. İnsanlar yalnızca evlerini değil, geçim kaynaklarını ve gelecek umutlarını da kaybeder. Ukrayna ve İran savaşlarında bunu gördük.
Savaşın en ağır bedelini ise çoğu zaman karar alma süreçlerinde söz sahibi olmayan siviller, çocuklar, yaşlılar ve yoksullar öder.
İnsanlık, silah üretimine ve yıkıma ayırdığı aklın, emeğin ve kaynakların daha büyük bir bölümünü hayatı korumaya yöneltebildiğinde geleceğe dair daha güçlü bir umut doğacaktır.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan uluslararası düzenin temel hedeflerinden biri, yeni savaşların önlenmesi ve ülkeler arasında iş birliğinin geliştirilmesiydi. Birleşmiş Milletler uluslararası barış ve güvenliğin korunması için oluşturulurken Dünya Sağlık Örgütü küresel sağlık, Uluslararası Para Fonu uluslararası parasal iş birliği ve finansal istikrar, Dünya Ticaret Örgütü ise uluslararası ticaret kuralları alanlarında görevler üstlendi.
NATO kolektif savunma esasına dayanan bir ittifak olarak faaliyet gösterirken İslam İşbirliği Teşkilatı ve Türk Devletleri Teşkilatı üyeleri arasında farklı alanlarda iş birliğini geliştirmeyi amaçladı. OECD ve G20 gibi platformlar da ekonomik politikalar ve uluslararası eşgüdüm bakımından önemli roller üstlendi.
Bu kurumların varlığı, ortak sorunların yalnızca ulusal sınırlar içinde çözülemeyeceğinin kabul edilmesi bakımından önemlidir. Ancak kurumların varlığı ile hedeflerine ulaşabilmesi aynı şey değildir.
Savaşlar sürüyor, siviller hayatını kaybediyor, insani krizler derinleşiyor ve uluslararası hukukun uygulanması konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor. Diplomatik açıklamaların sahadaki insanların yaşamını korumakta yetersiz kaldığı durumlarda uluslararası kurumların etkinliği sorgulanıyor. Yani dünya 5 ülkenin insafına kalmış ve herşey sadece çıkara dönüşmüştür.
Bununla birlikte bütün kuruluşları aynı ölçütlerle değerlendirmek doğru değildir. Her birinin yetkisi, amacı ve karar alma mekanizması farklıdır. Bu nedenle uluslararası iş birliğinin başarısı, kurumların yalnızca açıklamalarıyla değil, kendi görev alanlarında ortaya koydukları somut sonuçlarla değerlendirilmelidir.
Daha etkili bir küresel barış anlayışı, savaşları durdurmaya yönelik diplomatik çabaların yanı sıra açlıkla mücadeleyi, enerji yoksulluğunun azaltılmasını, tarımsal üretimin korunmasını, su kaynaklarının adil ve sürdürülebilir yönetimini ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi de kapsamalıdır.
Güneş enerjisinin yaygınlaştırılması, gıda sistemlerinin güçlendirilmesi ve kırsal kalkınmanın desteklenmesi tek başına savaşları sona erdiremez. Fakat bu alanlarda kurulacak adil ve sürdürülebilir iş birlikleri, toplumların ortak sorunlarını birlikte çözme kapasitesini geliştirebilir.
Uluslararası kurumların önündeki temel sorumluluklardan biri de budur: İnsanlığın ortak kaynaklarını çatışmanın değil, iş birliğinin konusu hâline getirmek. Artık yeni bir sistemin güçlü ve etkili olma zamanı geldi geçiyor. Söylem değil eylem zamanı.
Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın insanın temel ihtiyaçları birbirine benzer. Herkes güven içinde yaşamak, beslenmek, barınmak, sevdiklerini korumak ve geleceğe umutla bakmak ister. Diller, kültürler, inançlar ve yaşam biçimleri farklı olabilir; ancak insan hayatının değeri bu farklılıkların ötesindedir.
Güneşin ışığı bize ortak bir dünyayı paylaştığımızı, toprak ise hayatımızın birbirine bağlı olduğunu hatırlatır. Bir yerde yaşanan savaşın etkileri sınırları aşabilir; bir yerde ortaya çıkan çevresel yıkım başka toplumların geleceğini de etkileyebilir. Aynı şekilde bir yerde geliştirilen barışçıl iş birliği, üretim modeli veya çevre politikası başka toplumlara da örnek olabilir.
Nazım Hikmet’in dediği gibi; Sen Yanmasan Ben Yanmasam Nasıl Çıkar Karanlıklar Aydınlığa…!!!???