Özellikle bu konuda vicdanen taraflı bir tutum sergileme duygusunu yaşadığımdan mütevellit yazıma her zaman olduğu gibi dönemin bir gerçeği ve hakikati olan Barış ve Demokratik Toplum Sürecinden bahsederek giriş yapmak istiyorum. Değerli okuyucular, kıymetli yurttaşlarım;
Evet, yeni bir dönem başlıyor artık. Paradigma değişti, tabular yıkıldı. Süreç hızlanacak. Negatif dil kullananlar, halkı umutsuzluğa yönlendirenler kaybedecek. "Temkinli olmanın ve eleştirmenin" başka bir şey olduğu gerçeğini kabul edip bir kenara bırakacak olursak aynı eş değerde ki şu gerçeği de dile getirmek lazım; "Süreci hiçsizleştirenler yeni dönemde olamayacaklar!"
O halde asıl konumuza geçelim.

CHP'den ayrılarak YENİ bir yan sanayi açan Özgür Özel’in, “Kahraman” ilan ettiklerini 2 yıl sonra “Hain” ilan etmesi, inandırıcılığını bitiriyor. “Hain olduğunu bilseydim Belediye Başkan adayı yapmazdım” demesi ise onu, “Ne yaptığını bilmeyen bir Genel Başkan” durumuna düşürüyor. Bu apaçık bir gerçeklik. Cemil Tugay’a yanıtı, İzmirliler bir sonraki seçimde verecektir. Ama Özgür Bey, Cemil Tugay hakkında konuştukça sorumluluktan kurtulamadığı gibi aksine kendini daha da zor durumlara düşürüyor. Topu sürekli Cemil Tugay’a atarak, bu adaya oy vermiş İzmirlilere yaşatılan travmadan kendini sıyıramaz. Özgür Bey de biliyor ki, “Cemil Tugay tek başına çıkıp aday olmadı. Onu önümüze sen sürdün” düşüncesi giderek büyüyor. Özgür Özel sorulara yanıt, olaylara yönelik de yorum ve değerlendirme tekniğini gözden geçirmeli. Dil sorunu olduğunu artık anlamalı ve bunu çözmeli.

Özgür Özel’in geçmişte Cemil Tugay için kullandığı övgü dolu ifadelerle bugün yönelttiği sert eleştiriler arasındaki çelişki dikkat çekiyor. Dün “Sütte leke var, onda yok” diyerek güvenini dile getirdiği bir ismi bugün ağır sözlerle eleştirmesi, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Madem bugün söylediklerinizde haklısınız, dün bu kadar övdüğünüz kişiyi İzmir’e kim emanet etti?
Özel, bir dönem CHP’deki değişimin anlaşılması için İzmir’e bakılması gerektiğini söylüyordu. Bugün yaşanan tartışmalar ise o sözlerin yeniden sorgulanmasına neden oluyor. “Hesabını ben vereceğim” diyen bir genel başkandan beklenen, yalnızca sorumluluğu üstlendiğini söylemesi değil, gerektiğinde özeleştiri yapabilmesidir. Peki, dün savunulanlarla bugün söylenenler arasındaki bu büyük farkın hesabı verilecek mi? Kılıçdaroğlu CHP'si ile uğraşmayı bırakıp, bir siyasi şova dönüşen İmamoğlu meselesinden uzaklaşıp hakiki bir siyaset yürütmeli.
"Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" derler adama. Özgür Bey CHP'ye veya bir başka partiye muhalefet etmeyi bırakmalı. Madem amacı ülkenin başına gelmek o halde mantıklı davranıp İktidar Partisi ile uğraşmalı. CHP Kurultayında kazandıktan sonra en son İktidarla uğraşayım derken "Normalleşme" dönemini başlattığını da unutmamak lazım. 1 Ekim'de yeni yasama yılının başlangıcında İstiklal marşını okuduktan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuşması başlamadan Meclisi terk eden aynı bu kişiler 2024 Yasama yılının açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ayakta karşılaşmıştı. "O dönemin şartlarında o gerekiyordu" veya "O zaman CHP'ye şimdiki kadar baskı yoktu" diyenler varsa boşuna yorulmasınlar. Madem siyasetinizi en baştan beri Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurdunuz o halde yine "Siyaset Ciddiyet Gerektirir" "Devlet Yönetimi Feraset Gerektirir" diyen sizler ilkelerinizin arkasında durup aynı duruşu bozmadan sergileseydiniz. Dünün mağdurları bugünün İktidar müttefikleri diyerek kast ettiğiniz Kürt Siyasi Hareketi'nin (DEM Parti) yaşadığı durumun tersi CHP-YENİ Parti için geçerli. Dünün İktidar yancıları, müttefikleri bugünün mağdurları olmuş durumda. Yüz kızartıcı vakalarından biri olan "Anayasaya aykırı ama EVET" denilen süreçte Kürt halkının sabrını zorlayan ve sinir uçlarıyla oynayan bu gelenek ve eski Butlancı Genel Başkanları iktidara destek vermemiş miydi? Bu şahısların "YENİ" diyerek oluşturdukları yapıya aldırış etmemek lazım. Sadece ek bir tabela oluşturulmuş, tüm kodları ve sistemi aynı olan yeni bir sürüm ortaya çıkmıştır. Hatta "İmitasyon" dersek nokta atışı olur. Çok geriye gitmeden modern yılların Ulusalcılarına bakacak olursak zihniyet ve gelenek hiçbir zaman değişmedi. SHP döneminde parti içerisinde minik bir "Kürt Açılımı" yapılmış olsada -(Tabi Doğu vilayetlerinden oy almak amacıyla)- çok sürmeden Derin Devletin baskıları sonucu geri adım attılar. Ve süreç birçok Kürt Milletvekilinin zindana düşmesine kadar gitti. Yani yapmacık bir iyilik yapalım derken iyice yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Erdal İnönü'den tutun Murat Karayalçın'a kadar, Deniz Baykal'dan tutun Kemal Kılıçdaroğlu'na ve Özgür Özel'e kadar hiçbiri Norm dışı güçlere karşı veya halkın tabiriyle ülkenin pis ve karanlık yapılarına karşı cesaretli bir duruş sergileyemedi. Halef-Selef ilişkileri hep entrikalarla dolu idi. Ta ki günümüze kadar da hâlâ aynı zihniyet ve söylemler devam etmektedir. Her ne kadar kendilerini Demokratik bir gelenekten geldikleri yönünde kandırsalarda gerçek olan fiyasko bir Demokrasi anlayışı olmuştur.
Evet, haberin tarafı olmaz lakin haberi yapanın vicdanı, doğruluğu ve cesareti olur. Kalem belki bir görüşü savunabilir, köşe yazısı bir fikir taşıyabilir. Ama haber; ne iktidarın ne muhalefetin ne de herhangi bir grubun sözcüsü olamaz. Bugün bir taraftan gözleri kan ağlayan anaların hasretle bekledikleri Barış ortamı için bir sürecin eşiğinden geçerken diğer bir taraftan hiçbir bedel ödememiş tüm siyasi hayatları sadece hamaset ve içi boş vaatlerle geçen bir geleneğin ikiye bölünüp bölünmediği tartışılıyor. İşte tam da bu ahval içinde gereksiz olan konuları ardımızda bırakıp barış, birlik ve beraberlik için kafa yormak ve buna yönelik çalışmak en makul seçenektir.