Hiç düşündünüz mü, bir ülkede insanlar neden konuşmaktan çekinmeye başlar? Neden gazeteci yazdığı haber yüzünden başına ne geleceğini hesaplar, televizyonlar söyledikleri sözlerin hesabını vermeye zorlanır, yurttaşlar düşüncelerini açıklarken iki kez düşünür?
Bunlar öyle sıradan sorular değil. Çünkü bir toplumda insanlar konuşmadan önce korkularını tartmaya başlamışsa orada üzerinde durulması gereken ciddi bir sorun var demektir.
Son günlerde yaşananlara bakalım. Gazetecilerin kelepçeli görüntüleri, bir televizyon kanalına yönelik müdahale, siyasi açıklamalar, kamuoyunun yanıt beklediği yolsuzluk iddiaları… Her biri ayrı ayrı tartışılması gereken gelişmeler. Fakat bütün bunları yan yana koyduğumuzda karşımıza daha büyük bir soru çıkıyor: Türkiye'de siyaset, hesap vermek yerine hesap soranları susturma yoluna mı giriyor?
Elbette bir iddianın ortaya atılması, bir kişinin suçlu olduğu anlamına gelmez. Bunu en başta söyleyelim. Hukuk, insanların peşinen suçlanmasını engellemek için vardır. Ama aynı hukuk, iddiaların üzerinin örtülmesine de kalkan yapılamaz. Birilerine masumiyet karinesini hatırlatırken kamuoyunun gerçeği öğrenme hakkını yok sayamazsınız.
Madem ortada tartışılan iddialar var, öyleyse yapılması gereken belli: Belgeler ortaya konulsun, soruşturmalar bağımsız biçimde yürütülsün, sorumluluğu bulunan kim varsa hukuk önünde hesabını versin. Bundan neden korkulsun ki?
Asıl tuhaf olan, böylesi sorular sorulduğunda tartışmanın bir anda başka bir yöne çekilmesi. Konuşulması gereken iddialar yerine, kimin hangi siyasi safta durduğu konuşuluyor. Yanıt bekleyen soruların yerini sadakat gösterileri alıyor. Sanki bir siyasi partiyi eleştirmek, o partinin bütün seçmenlerine düşman olmakmış gibi bir hava yaratılıyor.
Oysa yurttaşın görevi siyasetçisini koşulsuz savunmak değil, gerektiğinde ona hesap sormaktır.
Bir de işin basın özgürlüğü tarafı var. Gazetecilik dediğimiz meslek, iktidarların hoşuna giden haberleri sıralamaktan ibaret olsaydı adına gazetecilik demezdik. Gazetecinin işi, başkalarının görmezden geldiği soruları sormak, saklanmak istenen gerçeklerin peşine düşmek ve kamu adına denetim yapmaktır.
Peki gazeteci susturulduğunda ne oluyor? Yalnızca bir insanın çalışma hakkı zarar görmüyor. Bizim haber alma hakkımız da daralıyor. Ekranda hangi konuların konuşulacağına, gazetelerde hangi soruların sorulabileceğine siyasi güç sahipleri karar vermeye başladığında kaybeden hepimiz oluyoruz.
Bugün bir televizyon kanalına yapılan müdahaleyi kendisine uzak gören biri, yarın kendi derdini anlatacak bir mecra bulamadığında bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilir. Özgürlük, yalnızca bizim gibi düşünenlerin hakkı değildir. Asıl sınav, hoşumuza gitmeyen düşüncelerin de ifade edilebildiği bir düzeni savunabilmektir.
Gelelim siyasetin kendi içindeki hesaplara…
Bir tarafta iktidarın devamını sağlama arayışları, diğer tarafta ortaklar arasındaki güç dengeleri. Cumhurbaşkanlığı, Meclis'teki ağırlık, gelecek seçimler ve yeni dönem hesapları… Belli ki siyasetin gündeminde koltukların geleceği önemli bir yer tutuyor. Peki yurttaşın geleceği bu hesapların neresinde?
Emekli ayın sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. İşçi aldığı ücretle evini geçindirmeye çalışıyor. Gençler yıllarca okuduktan sonra nasıl bir gelecek kurabileceklerini sorguluyor. Pazara çıkan insan, filesine koyduğu birkaç ürünün hesabını yapmak zorunda kalıyor.
Bütün bunlar yaşanırken siyaset kendi geleceğini güvenceye almakla meşgulse burada ciddi bir öncelik sorunu yok mudur?
Üstelik iktidarın ömrünü uzatmaya yönelik her siyasi hamleyi ülkenin istikrarı olarak sunmak da doğru değil. İstikrar dediğimiz şey, aynı kişilerin yıllarca koltukta kalması mıdır? Yoksa insanların yarınından korkmadığı, hukuka güvenebildiği, emeğinin karşılığını alabildiği bir ülke mi?
Bence bu sorunun yanıtı açık.
Bir yönetimin başarısı, ne kadar uzun süre iktidarda kaldığıyla değil, o süre boyunca toplumun yaşamını ne ölçüde iyileştirdiğiyle ölçülür. Seçim kazanmak yönetme hakkı verir ama sınırsız yetki vermez. Sandıktan çıkan irade, hukuku ve özgürlükleri bir kenara bırakmanın gerekçesi olamaz.
Üstelik siyasetçilerin geleceğe ilişkin hesapları ne kadar ayrıntılı olursa olsun, hayatın kendi hesabı vardır. Bugünden yıllar sonrasının siyasi planlarını yapmak mümkün. Fakat ekonomik sıkıntıların, toplumsal huzursuzluğun ve adalete duyulan güvensizliğin nereye varacağını kimse kesin olarak bilemez.
Toplumun sabrını da sınırsız bir kaynak sanmamak gerekir.
İnsanlar bazen uzun süre itiraz etmez. Bunun nedeni her zaman memnuniyet değildir. Kimi geçim derdindedir, kimi ailesinin sorumluluğunu taşır, kimi de sesini yükseltmenin bir şeyi değiştirmeyeceğine inanır. Fakat bütün bu insanların yaşadığı sorunlar, onlar konuşmuyor diye ortadan kalkmaz.
Bir gün pazarda, bir gün işyerinde, bir gün kahvede aynı meseleler yeniden açılır. İnsanlar birbirine yaşadıklarını anlatır, gördüklerini karşılaştırır, sorular sorar. Toplumsal değişimin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini önceden kestirmek kolay değildir. Ama biriken sorunların sonsuza kadar görmezden gelinebileceğini düşünmek de büyük bir yanılgıdır.
Burada muhalefete de önemli bir sorumluluk düşüyor. Yalnızca iktidarın hatalarını sıralamak yeterli değil. İnsanlara neyin değişebileceğini, bu değişimin nasıl gerçekleşeceğini ve kendi yaşamlarına ne getireceğini anlatmak gerekiyor. Hak arayanları yalnız bırakmayan, farklı kesimlerin taleplerini ortaklaştıran, güven veren bir siyaset anlayışına ihtiyaç var.
Çünkü insanların öfkeli olması başka, bu öfkenin somut bir demokratik değişim talebine dönüşmesi başka şeydir.
Sendikalar, meslek örgütleri, gazeteciler, demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler tam da bu noktada sorumluluk üstlenmeli. İnsanları korkuya teslim olmamaya çağırırken onların kaygılarını da anlamalı. Mücadele, yalnızca büyük meydanlarda atılan sloganlardan ibaret değildir; işyerinde hakkını arayan işçinin, düşüncesini açıklayan öğrencinin, haberinin arkasında duran gazetecinin yanında durmakla da büyür.
Peki bütün bunlar bir günde değişir mi? Elbette hayır. Ama değişimin zor olması, ona ihtiyaç olmadığı anlamına gelmez.
Türkiye'nin ihtiyacı, daha fazla düşmanlık ve daha fazla korku değil. İhtiyacımız olan şey, yurttaşın devlete güvenebildiği, iktidarın eleştiriyi tehdit saymadığı, yargının siyasi hesaplardan bağımsız hareket ettiği bir düzen.
Şu bilinmelidir ki; İnsanların geçim sıkıntısını, adalet arayışını ve özgürlük talebini yalnızca baskıyla ortadan kaldıramazsınız.
Bugün asıl mesele kimin koltuğunu koruyacağı değil, yurttaşın hangi haklarla yaşayacağıdır. Siyaset bu gerçeği ne kadar erken kabul ederse ülke için o kadar iyi olur.
Unutmayalım, iktidarlar gelip geçer. Makamlar el değiştirir, siyasi dengeler bozulur, yeni dönemler başlar. Geriye ise bir ülkenin insanlarına nasıl davrandığı, hangi hakları koruduğu ve nasıl bir gelecek bıraktığı kalır.
Bir gün dönüp bu yıllara baktığımızda yalnızca kimlerin iktidarda olduğunu değil, haksızlıklar karşısında kimlerin ses çıkardığını da hatırlayacağız.
Asıl mesele tam da burada yatıyor: Bir ülkenin geleceğini yalnızca yönetenlerin kararları değil, o kararlar karşısında toplumun neye razı olduğu da belirler.