Şer cephesi olan Siyonizmin (Amerika ve İsrail) İran'a beklenen saldırısı ve savaş ilanı Ortadoğudaki siyasi karmaşayı bir üst seviyeye çıkarmış ve artık dönülmez bir noktaya taşımıştır. Daha savaşın ilk gününde İran'ın büyük ruhani lideri ve Şia cephesinin rehberi olarak bilinen 1989'dan beri Dini Lider olan Ayetullah Ali Hamaney dahil birçok İranlı üst düzey yetkilinin İsrail tarafından öldürülmesi ise savaşın seyrini büyük oranda değiştirdi.

İran'ın her seferinde istikrarlı bir şekilde gösterdiği bu zafiyet aleyhlerine işleyen bir duruma dönüşüyor. Bu hamle ile birlikte İran'a psikolojik üstünlük sağlanmak istendiği açıktır. Kısmen başarılı olunmuştur fakat özellikle Amerika'nın planlamadığı ve hazırlıksız yakalandığı asıl gerçek ise İran'ın körfez ülkelerine saldırarak savaşa Arap ülkeleri dahil etmesi olmuştur.

Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkeler Amerikan üslerine sahip olmasından dolayı İran'ın meşru hedefleri haline gelmiştir. Özellikle Kuveyt ve Bahreyn'de bulunan Amerikan üsleri çok büyük zararlar görmüş ve askeri kayıplar yaşanmıştır. Amerika bu savaşa girerken ülkesine asker tabutlarını sokmama prensibi ve planlaması üzerinden ilerlemişti. Fakat istenilen şey olmadı. İran, İsrail'in dayanma gücünün Amerika'ya bağlı olduğunu bilerek hareket ediyor ve doğal olarak İsrail ikincil hedef olarak kalıyor.

Bu savaşta hava üstünlüğüne sahip olan Amerika ve İsrail, kara harekatı için İran'da bulunan Kürt milis örgütleri kullanmayı hedefliyor. Yani İran'da gözler Kürtlerin üzerinde. Kürtlerin birçoğunun Amerika Birleşik Devletleri ve Batı'ya duyduğu güvensizlik, tarihsel ve güncel olarak haklı temellere dayanmaktadır ve herhangi bir siyasi stratejide dikkate alınmalıdır.

Kürtler istedi diye ABD-İsrail İran'a saldırmıyor. ABD ve İsrail kendi çıkarları doğrultusunda İran rejimini değiştirmek istiyor. Elbette olası rejim değişikliğinde Kürtler de mevcut düzeni kabul etmeyecek ve strateji geliştireceklerdir. Kürtler ne ABD'ye dur diyebilir, ne de rejimi tek başına değiştirebilir. Ama unutulmasın ki yeni devletler, yeni bölgeler (federasyon, özerklik, kanton) savaşlardan sonra ortaya çıkar. Gerçek bu. Dolayısıyla mevcut süreci iyi okumak gerekiyor.

İran'ın mezhepsel tarafına odaklanarak bu savaşa yönelik vicdana ve akıllara aykırı açıklamalarda bulunup Şer cephesinden yana taraf tutmak ise tam manasıyla ahlaksızlıktır. Savaşa, masumların bulunduğu bir ilkokulu bombalayarak başlamak en hafif tabiriyle haysiyetsizliktir. Masum bir çocuğun ölümüyle kazanılan zafer, aslında kaybedilmiş bir insanlıktır. Her ne olursa olsun çocukların öldüğü hiçbir dava haklı değildir. Hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir toprak parçası; bir çocuğun canından, bir masumun gözyaşından daha kıymetli olamaz.

Emperyalizm için hedefe giden yolda her şey mübahtır. Mezhebini dininin önüne koyanların, Sünniliğini Müslümanlığının önüne koyanların İran'a yapılan saldırıyı içten içe alkışladıkları ve destek verdikleri de açıktır.

Yıllardır hep söylenen ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir senaryo olarak görülen bir tespit yapılır. Irak, Suriye, İran ve ardından sıra Türkiye... İsrail'in büyük Siyon Devleti hayalleri! Peki, bu sıralamanın olmayacağının garantisini kim veriyor? Türkiye'ye özel duyulan bir sempati ve iyi niyet mi var?

Velev ki yarın öbür gün ibreler Türkiye'yi gösterdiği zaman -ki kuvvetle muhtemel günün sonunda nihai olarak gösterecektir- ne yapılacak? İç cephe tahkim edilmeden seferberlik yaratılabilir mi? Kardeş kavgasına son vermeden ve barışmadan dışarıya odaklanabilir miyiz? Kürtler kendini bu ülkeye ait hissetmeden sırt sırta verip mücadele eder mi? İşte asıl meselemiz bu!

Çok net olarak söylemek gerekirse, İran'a emperyal bir müdahale kesinlikle kabul edilemez ve dış müdahaleyi meşru gösterecek hiç bir ifade haklı görülemez. Hangi duygu ve niyetle yapılırsa yapılsın, halkların ve ülkelerin kaderi emperyal çıkarlara haklı kılınmamalı. Ne baskıcı molla rejiminin yanında ne de Emperyalist saldırganlığın yanında durma zorunluluğu yok.

Tam da bu yüzden 3. Yolu inşa etmek demek hem bir irade beyanıdır hem de "yapmalı", "etmeli"nin ötesine geçip somut yaklaşımlarla, halkın can ve mal güvenliğini koruyacak özgücü ve ihtiyaca uygun kurumlaşmaları hayata geçirmektir.

Bütün şekliyle Barış ve Demokratik Toplum sürecinin anlam ve önemi her seferinde ortaya çıkmaktadır. Abdullah Öcalan'ın paradigmasına ve stratejisine İran'da Kürtler ile yaşanacak olası bir çatışma anında ihtiyaç olacaktır. Buradan ortaya çıkmaktadır ki Türkiye'nin ve bölgenin Abdullah Öcalan'a ihtiyacı var.

Suriye'de olduğu gibi İran'da da başta Kürtler olmak üzere tüm halklar için tek çıkar ve mantıklı seçenek 3. Yoldur.