8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü bir kez daha bu köşemden tebrik ediyorum. Kadınların dayanışmasını, direnmesini ve gücünü selamlıyorum. Bugünün tarihini okumadan ve okutmadan anlamak ve anlatmak mümkün değil.

Günümüzde bugünü romantize edip çiçekler ve hediyeler alıp vermek, bu anlamlı günün içini boşaltıp onu deformasyona uğratmak için sistem ve burjuva elinden geleni yapıyor. Halbuki kadın sorunlarına eğilip çözümler üretmek, politikalar belirlemek ve kadın katliamlarının, eşitsizliğin ve adaletsizliğin önüne geçmek daha anlamlı değil mi?

İşte tam da bu yüzden 8 Mart yalnızca bir “kutlama günü” değil; aynı zamanda bir mücadele, hatırlama ve hesap sorma günüdür. Bu zemin üzerinde emekçi kadın sorununu konuşmak, meydanlara çıkmak ve talepleri dile getirmek gerekiyor.

İktidarın bu vesileyle her yıl vurguladığı “kadına yönelik her türlü fiziki ve ruhsal şiddeti ve ayrımcılığı bir kez daha en sert şekilde kınıyoruz” söylemlerine artık karnımız tok. Kınamak yerine icraatlara yönelinse daha anlamlı ve önemli olmaz mı?

Gelin şimdi şu istatistiki tablolara birlikte bakalım.

Dünya Ekonomik Forumu’nun yayımladığı Küresel Cinsiyet Uçurumu Endeksi’ne göre Türkiye, kadın erkek eşitliği açısından 146 ülke arasında 127. sırada yer alıyor. Kadınların ekonomik hayata katılımı söz konusu olduğunda tablo daha da ağırlaşıyor; Türkiye bu alanda 133. sıraya kadar geriliyor. Yani kadınların iş hayatına katılımı, ekonomik özgürlüğü ve fırsat eşitliği konusunda dünyanın önemli bir bölümünün gerisinde kalmış durumdayız.

Kadınların güvenliği ve yaşam koşullarını ölçen Women Peace and Security Index’te ise Türkiye 183 ülke arasında 106. sırada bulunuyor. Bu endeks; kadınların güvenliği, adalete erişimi ve toplumsal hayata katılımı gibi temel göstergeleri ölçüyor. Ortaya çıkan tablo, kadınların kamusal ve özel yaşamda ne kadar güvencesiz bir ortamda yaşadığını gösteriyor.

Şiddet meselesine geldiğimizde tablo daha da sarsıcı.

Kadın örgütlerinin raporlarına göre 2025 yılında Türkiye’de en az 420 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Aynı yıl 500’den fazla kadın ise “şüpheli ölüm” olarak kayıtlara geçti. Yani yüzlerce kadının ölümü hâlâ aydınlatılmayı bekliyor.

Daha çarpıcı olan ise şu: kadın cinayetlerinin büyük bölümü kadınların en yakınındaki erkekler tarafından işleniyor. Araştırmalar kadın cinayetlerinin yaklaşık %70’inin eş, eski eş veya aile bireyleri tarafından işlendiğini ortaya koyuyor. Üstelik bu cinayetlerin önemli bir kısmı ev içinde gerçekleşiyor.

Bir başka araştırma ise Türkiye’de kadınların hayatları boyunca maruz kaldıkları şiddetin boyutlarını ortaya koyuyor. Buna göre kadınların önemli bir bölümü hayatlarının bir döneminde psikolojik, ekonomik ya da fiziksel şiddete maruz kalıyor. Daha da acısı, şiddet gören kadınların önemli bir kısmı bunu açıklayamıyor, sessiz kalıyor ya da kalmak zorunda bırakılıyor.

Çalışma hayatına baktığımızda da eşitsizlik devam ediyor. Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı hâlâ birçok Avrupa ülkesinin oldukça gerisinde. Kadın işsizliği erkeklere göre daha yüksek seyrederken, çalışan kadınların önemli bir bölümü düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyor.

Bütün bu veriler bize şunu gösteriyor: 8 Mart’ı yalnızca çiçeklerle ve güzel sözlerle kutlamak, yaşanan gerçekleri görmezden gelmek anlamına geliyor. Çünkü mesele yalnızca bir günün kutlanması değil; kadınların yaşam hakkı, güvenliği, eşitliği ve özgürlüğüdür.

Bugün hâlâ kadınlar eşit işe eşit ücret talep ediyor.
Bugün hâlâ kadınlar şiddetsiz bir yaşam talep ediyor.
Bugün hâlâ kadınlar adalet talep ediyor.

Ve bu talepler yalnızca kadınların değil, aslında daha adil bir toplum isteyen herkesin talebidir.

Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekiyor:

Kadınların eşit, özgür ve güvenli bir yaşam sürmediği bir toplumda demokrasi de adalet de eksik kalır.

Bu nedenle 8 Mart yalnızca bir takvim günü değildir. Kadınların yüzyıllardır sürdürdüğü eşitlik mücadelesinin, emeğin görünür kılınmasının ve adalet talebinin simgesidir. Gerçek anlamını ise çiçekler, süslü mesajlar ya da resmi törenler değil; kadınların güven içinde yaşayabildiği, emeğinin karşılığını aldığı ve eşit yurttaş olarak var olabildiği bir toplum belirleyecektir. O gün geldiğinde belki 8 Mart gerçekten bir kutlama günü olacaktır. Ama o güne kadar 8 Mart, hatırlamanın, sorgulamanın ve mücadeleyi büyütmenin günüdür.