Yıl 1941…
7 Aralık sabahına Japonların Pearl Harbor saldırısı ile giren Amerika kendini savaşın ortasında buldu. Savaşı iki yıldır locasından izleyen güç, Pasifik’in kanlı sularına indi.

Japonya, öyle kolay teslim olacak bir ülke değildi ve öyle de oldu. Ada ada süren savaşlar Amerika’ya bir şeyi öğretti: Japonlar disiplinli, inatçı ve gururlu bir toplumdu.

Savaşın sonunu ise insanlık tarihinin en karanlık anlarından biri getirdi: Hiroşima ve Nagasaki.

Atom bombası Japonya’ya diz çöktürdü. Ama hikâye orada bitmedi. Asıl hikâye o noktadan sonra başladı. Atom bombasına yenilen o ülke, birkaç yıl içinde Amerika’nın en yakın müttefiklerinden biri oldu. Ekonomik bir dev haline geldi. Dün birbirini yok etmeye çalışan iki ülke, aynı dünyanın mevcut düzenini savunan ortaklara dönüştü.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Vietnam’a girdi.

Amerika’nın savaş uçakları, helikopterleri, napalm bombaları vardı. Vietnam’ın ise sabrı ve toprağı vardı. ABD’nin karşısında bu kez sanayi devleri yoktu. Pirinç tarlalarının içinden çıkan ve sincaplar gibi aniden kaybolan Vietkong gerillaları vardı; işgale karşı yıllarca süren bir direnme iradesi gösterdiler.

Vietnam savaşını kaybeden ABD, 1973 yılında Vietnam’dan çekildi. Saigon düştü ve Vietnam birleşti. Kazanan teknoloji değil, direniş olmuştu.

Amerika Vietnam’dan çekildiğinde yalnızca bir savaşı kaybetmemişti. Vietnamlılar, büyük bir gücün küçük bir ülkede nasıl yenilebileceğini bütün dünyaya göstermişti.

Şimdi sahnede İran var.

Peki, İran bu hikâyede hangi rolü oynayacak?

Bir Japonya mı olacak?
Yani önce savaşacak, sonra anlaşacak ve sistemin güçlü ortaklarından biri haline mi gelecek?

Yoksa yeni bir Vietnam mı olacak?
Yani yıllarca süren bir direniş hikâyesinin merkezi mi?

İran sıradan bir ülke değil.

Binlerce yıllık devlet geleneğine sahip. Böyle toplumların hafızası uzundur. Gururu derindir. Dış baskılar bazen onları zayıflatmaz; tam tersine içeride daha sert bir dayanışma yaratır.

Ama İran’ın başka bir yüzü daha var.

Bugünkü rejim, yani 1979 sonrası kurulan yapı, dünyanın değişim hızına uyum sağlayamayan bir kapalı bir siyasal zihniyet tarafından yönetiliyor. Bugün dünyanın ABD ve İsrail müdahalesine bu kadar sessiz kalmasının ardında işte bu zalim molla rejimi yatıyor.

Bu yüzden İran’ın bugünkü iktidarı bana Japon askeri Hiroo’yu hatırlatıyor.

İkinci Dünya Savaşı’nda 29 yıl sonra ortaya çıkan Japon askerini…

Savaş bittiğinden haberi olmadığı için 29 yıl ormanda saklandı.

Sonradan güç bela savaşın bittiğine ikna edip Japonya’ya götürdüler.

Bugün İran’daki molla rejimi de çoğu zaman Hiroo gibi görünüyor. Dünyadaki değişime inat, teokratik bir sistem ile ayakta kalmaya çalışıyorlar. Onları bu değişime ikna edebilecek tek güç ise İran halkıdır.

Peki, İran halkı nasıl tepki verecek?

Eğer dış baskı İran’da güçlü bir kenetlenme yaratırsa, bu hikâye Vietnam’a benzeyebilir.

Ama eğer bir gün tarih başka bir kapı açar ve bir uzlaşma yolu bulunursa, düşmanlık tuhaf bir ortaklığa da dönüşebilir.

Çünkü Amerika’nın stratejisi çoğu zaman böyledir.

Önce düşman yaratır.
Sonra o düşmanla savaşır.
Ve sonunda ya ortağı yapar…
Ya da sisteminin periferisi yapar.

Şimdi asıl soru şu:

İran bu hikâyede hangi rolü kabul edecek?

Ya bir gün Japonya gibi ABD müttefiki olacak…
Ya da Vietnam misali yeni bir direniş hikâyesi yazacak?