Bazı yazarlar vardır, kitaplarını kapattığınızda eliniz titremez; ama zihniniz huzursuz olur. Sayfalar kapanınca zihninizde tartışma başlar. İşte size bugün böyle bir yazardan söz edeceğim. Adını şimdilik saklayalım. Çünkü onunla tanışmak, bir isimle değil, bir sarsıntıyla başlamalı.

Onu ilk okuduğunuzda şunu hissedersiniz: Bu adam, insanın en gizli odasına girmiş. Sadece kalbine değil, daha aşağıya. Daha karanlık bir yere. Ve orada bir mum yakmamış; karanlığı elimize tutuşturmuş.

Sizi rahatlatmak için yazmaz.
Sizi onaylamak için hiç yazmaz.
Sizi korumak için de yazmaz.

Tam tersine.

Size şunu sorar:
“Eğer bütün yasaklar kalksaydı, sen kim olurdun?”

Biz genellikle ahlaklı olduğumuzu düşünürüz. Çünkü sınırlar vardır. Çünkü kurallar vardır. Çünkü bizi gören bir Tanrı, bizi yargılayan bir toplum, bizi dizginleyen bir vicdan vardır. Peki ya bunlar olmasaydı? Eğer gözetleyen bir göz olmasaydı, merhamet yine erdem olur muydu?

İşte bu gizemli yazar, tam buradan başlar.

Onun dünyasında din kutsal değildir; bir mekanizmadır. Ahlak yüce değildir; bir araçtır. Merhamet bile tartışmaya açıktır. Doğa dediği şey ise romantik bir çiçek bahçesi değil, dişleri olan bir varlıktır. Acımasız, tarafsız ve kayıtsız.

Şimdi birlikte düşünelim.

Doğa gerçekten adil mi?
Deprem seçerek mi yıkar evleri?
Hastalık iyi insanları es geçer mi?

Eğer doğa adil değilse, bizim adalet dediğimiz şey nereden geliyor? Eğer doğa merhametsizse, merhamet kime karşı bir başkaldırıdır?

Bu yazarın en tehlikeli yanı şudur: Sorularını cevapsız bırakmaz. Cevap verir. Sert, keskin, geri dönüşü olmayan cevaplar. Öyle cevaplar ki, insan “Bu kadar da olmaz” demek ister. Ama sayfayı çevirmeye de devam eder.

Onun metinlerinde yatak odaları birer felsefe kürsüsüne dönüşür. Beden, düşüncenin laboratuvarı olur. Haz, ahlakın karşısına dikilir. Günah, icat edilmiş bir zincir gibi ele alınır. Tanrı ise bir ihtiyaç değil, bir kontrol aygıtı olarak tartışılır.

Rahatsız eder.

Çünkü bize şunu hatırlatır:
İnsan sandığımız kadar masum değildir.
Ve belki de sandığımız kadar kutsal da değildir.

Ama burada bir incelik var. Bu yazar kötülüğü övmez sadece; kötülüğün mantığını gösterir. İyiliğin neye karşı var olduğunu sorar. Eğer iyilik bir seçenekse, kötülük de bir seçenektir. Seçim varsa özgürlük vardır. Özgürlük varsa sorumluluk… Peki biz gerçekten özgür müyüz?

Belki de onu hâlâ okumamızın sebebi budur. Onu savunmak zorunda değiliz. Onu sevmek zorunda hiç değiliz. Ama onu görmezden gelmek kolay değildir. Çünkü o, insanın makyajını siler. Pudrayı dağıtır. Aynayı yüzümüze yaklaştırır.

Şimdi sana soruyorum:

Ahlakın gerçekten senin mi?
Yoksa sana öğretilmiş bir refleks mi?
İnandıkların seçim mi, alışkanlık mı?
Ve en önemlisi…
Eğer kimse seni yargılamasaydı, sen kendini yargılar mıydın?

İşte bu soruların peşine düşen, 18. yüzyılda yaşamış, hayatının büyük kısmını hapishanelerde geçirmiş, eserleri yasaklanmış, adı bir psikolojik kavrama dönüşmüş o yazarın adı:

Marquis de Sade.