Lise yıllarımda bir yıl YİBO (Yatılı İlköğretim Bölge Okulu) da kaldığım dönemde, hayatın bana öğrettiği en büyük derslerden biri “iyilik” oldu.
Yiboda sabahlar hep aceleyle başlardı.Okula diğer öğrencilerden daha erken gitmemiz gerektiği için kahvaltı saatine hiçbir zaman yetişemezdik. Aç kalmamak için tek umudumuz, yemekhaneden gizlice aldığımız kuru bir parça ekmekti.

Odalara yiyecek çıkarmak yasaktı, dışarıya bile götürmek yasaktı ama yemekhanedeki şefkatli teyze her sabah sessiz bir anlayışla gülümser, “Ben görmüyorum, hadi alın.” diyerek yanımızdan geçerdi. Biz de dört arkadaş, sanki büyük bir suç işliyormuşuz gibi heyecanla ama açlığın çaresizliğiyle oraya giderdik.

Bir sabah, her zamanki gibi erkenden çıkmaya hazırlanırken, katta inerken karşımıza kilitli bir kapı çıktı;o meşhur demir parmaklıklı kapı. Henüz kimsenin kahvaltı saati gelmediği için kapı kilitlenmişti. Bizimse vaktimiz yoktu. Aç da gidemezdik. Üç arkadaş bana baktı;içlerinden en zayıf, en ufak, en rahat geçebilecek olan bendim. Tereddütlü ama kararlı bir anın sonunda demir kapıya tırmandım.
Parmaklıkların arasındaki biraz genişçe bir aralıktan sıyrılıp diğer tarafa geçtim. Küçücük bedenimin o demirler arasından geçebilmesi, bugün düşündükçe bile içimi burkan bir sahne.

Koşarak yemekhaneye gittim. Her zamanki gibi dört parça ekmeği alıp geri dönecektim. Kafamda tek düşünce vardı: “Arkadaşlarım bekliyor, hemen döneyim.” Fakat kapıdan çıkacağım sırada nöbetçi öğretmen beni gördü. Kaşları çatıldı, yüzü sertleşti. Öyle bir bakışı vardı ki, bütün cesaretim bir anda yerle bir oldu.

Bu ekmekleri nereye götürdüğümü sordu. Sesim titredi. Korkudan elimdeki ekmeklere bile bakamıyordum. Aynı soruyu bir kez daha sordu. Her tekrarda korkum biraz daha büyüdü. Sonunda kekeleye kekeleye gerçeği söyledim:"Kahvaltıya yetişemiyoruz hocam… Okula geç kalıyoruz… Aç gitmeyelim diye… Yolda yemek için aldım.”

O an öğretmenin gözlerinde bir şey değişti. O sert, disiplinli duruşun ardında bambaşka bir şey belirdi. Gözleri doldu. Yıllar sonra bile hatırladığım o an… Bir öğretmenin bir öğrencinin halini gerçekten gördüğü, anladığı, kalbiyle dinlediği an.
Sonra yumuşacık, incelik dolu bir sesle dedi ki:

“Böyle kuru kuru olur mu? Ver onları bana.”

Elimdekileri uzattım. Ekmekleri aldı, içine peynir koydu, zeytin ekledi. Bizim için küçük, kalbimizde ise dev bir iyilik olan o sandviçleri hazırlarken yüzündeki şefkati unutmam mümkün değil. Sadece karnımızı doyurmuyordu; o sabah, umudu doyuruyordu,insanlığa olan güvenimizi doyuruyordu.

Ardından yönetimle konuştu. Bizim için kahvaltının daha erken yapılmasını sağladı. Dört küçük öğrencinin hayatını değiştiren bir karar… Belki onun için ufak bir şeydi ama bizim için dünyalara bedeldi.

Bugün, yıllar sonra, Öğretmenler Gününde o anı hatırladığımda içimde tarifsiz bir minnettarlık büyüyor. Çünkü öğretmenlik sadece ders anlatmak değildi; bazen de bir ekmeğin arasına peynir koyup bir çocuğun hayatına dokunmaktı. Bazen bir öğrencinin titreyen sesinde gizlenen ihtiyacı görmekti. Bazen dünyayı, küçücük bir iyilikle daha yaşanır kılmaktı.

O güzel yürekli öğretmenimin nezdinde, tüm öğretmenlere…

Yüreklerimizi de doyuran görünmez emekleriniz için…
Bir öğrencinin ihtiyacını gözlerinizle değil, kalbinizle gördüğünüz o eşsiz anlar için…
Bugün hâlâ hatırlandığında gözlerimizi yaşartan o sessiz iyilikleri var ettiğiniz için…
İyi ki varsınız.
İyi ki yolumuz sizlerle kesişiyor.
Tüm öğretmenlerin Öğretmenler Günü kutlu olsun.

☕Bu hafta çayınızı, bir tebessümün değiştirebildiği dünyayı hatırlayarak için.
Her yudum bir teşekkür olsun.

? Bir cümlelik durak:
Birinin gününü güzelleştirmek için bugün ne yapabilirsiniz?