Bazı coğrafyaların çilesi toprağa işlemiştir; taşın dili olsa, fısıldar sabrın hikâyesini. Yüksek dağların gölgesinde, kışın uzun, yazın kısa yaşandığı bir yerdendi Şéro. Bu coğrafyada çocuklar doğmadan seçilirdi yazgılarına; kimisinin adı göğe yükselir, kimisinin adı daha beşiği görmeden toprağa düşerdi.

Şéro’nun annesi, ardı ardına toprağa verdiği evlatlarından sonra bir hocaya gitmeye karar verdi.Rivayet oydu ki, bir annenin ardı ardına toprağa verdiği çocuklardan sonra geriye tek bir umut kalırdı: Yazgıyı kandırmak. Derlerdi ki, eğer bir çocuğa vahşi ve güçlü bir hayvanın ismi verilirse, ölüm onun masum kokusunu ayırt edemezmiş; kader, bu isme dokunmaktan çekinirmiş. Aslan, kartal, kurt gibi isimler... Belki de yırtıcı bir ismin ardına gizlenirse bir bebek, ölüm onu bulamazmış. Annelik inancıydı bu;çaresizliğin içinden doğan eski bir dua gibi. Kadıncağız da işte o inançla gitmişti hocaya, elinde kalan son dileğiyle: “Şér olsun adı."Yöre dilinde aslan demekti "Şér". Hoca öyle yazdı deftere. Ama köyün dili başka türlü döndü; Şér oldu Şéro. İsim, ağızda eğilip büküldü ama annenin duası kaldı yerli yerinde.

Ne var ki devletin kalemi bu dili bilmezdi. Babası onu nüfusa yazdırmaya gittiğinde, “Şér” ismi anlamlı bulunmadı, yerini daha “makbul” bir isme bıraktı. Kimliğe “Şeref” yazıldı. Ve böylece, Şéro’nun hayatı iki isim arasında bölündü. Biri devletin biçtiği, diğeri annesinin ölümün inadına koyduğu.

O ise hep annesininkini taşıdı içinde, sessizce.

Yıllar geçti. Kitapların içinde büyüdü Şéro. Kalemi eline aldığında taş gibi sessizdi ama kelimeleriyle dağ gibi konuşurdu. Sonra öğretmen oldu. Modern zamanların “ikili üçlü” isimli çocuklarına ders anlatmaya başladı. Öğrencilerinin İsimleri uzun, anlamları belirsiz, kökleri karmaşıktı. Ama Şéro'nun içi hep bir tek ismi çağırırdı: “Anne…”

Çünkü Şéro’nun annesi, o daha gencecikken ölmüştü. Ve en çok da şunu unutmuyordu: Onunla hiç sarılamamıştı. Yani şöyle, sımsıkı. Yalın, sade, içten bir sarılma. Hep bir telaş, bir utanma, bir erteleme olmuştu aralarında. O yüzden, bu sıralar sosyal medyada sıkça görmeye başladığı bir “yeni moda”ya kulak kabarttı. Herkes yapay zekâyla geçmişe dair bir şeyler yaptırıyor, olmayan anları varmış gibi resmettiriyordu. Kimisi hiç doğmamış çocuğuyla bir pozda buluşuyor, kimisi ölen kedisiyle oturmuş çay içiyordu bir kafede. Dijital sarılmalar, yapay gülüşler, nostaljinin yeni çağıydı bu.

Ve Şéro da bir gece, yalnız başına otururken, bir yapay zekâ uygulamasına girip, kendisiyle annesini yan yana koyduğu bir görsel yaptırdı. Orada, annesinin boynuna dolamıştı kollarını. Kadıncağızın yüzünde o tanıdık tebessüm… Sanki “Geç de olsa bulduk birbirimizi” der gibiydi. Sarılmanın icadını yaptı kendi geçmişine, dijitalin soğuk ışığında bile sıcak bir an inşa etti.
O resmi şimdi cüzdanında taşır. Kimseye göstermez. Ama arada bir, teneffüslerde, çocukların gürültüsü azaldığında, masasına yaslanıp cüzdanını açar. O an, gerçek ve kurgu birbirine karışır. Gözlerini kapatır, ve o sarılmayı tekrar tekrar yaşar, kendi içinde.
Çünkü bazı isimler hayatta kalmak için, bazı sarılmalar hayatta kalanı yaşatmak için vardır.
Ve bazı sahneler, yalnızca geç kalmış bir iç çekişle değil, zamanın modasına sığınarak da tamamlanabilir.

Belki de bir sarılmayı, en çok hiç sarılamayanlar bilir.
Ve belki de insan, bazen bir yapay fotoğrafın içine tutunarak büyür.


? Zamansız annelere, yarım kalmış isimlere ve modası hiç geçmeyecek sarılmalara…

☕Bu haftaki çayınızı, eksik kalan sarılmalara ve ismini fısıldamaya bile kıyamadığınız sevdiklere için.

? Bir cümlelik durak:
Bazı anlar yaşanmadı diye eksik mi kalır, yoksa hayal edildiği kadar gerçek midir?