Bir sabah, yağmurun sesine değil, içimdeki boşluğa uyanıyorum.
Yağmurun altında, usulca sokaklara karışıyorum. Adımlarım ıslak taşlara vurdukça, içimdeki sessizlik büyüyor.
Şehrin betonuna sinmemiş, hâlâ bir yerde doğanın nefesi var gibi toprak kokusunu çekiyorum içime.


Bakışlarım, yüzlerindeki yorgunluğa karışıyor insanların.

Yürürken fark ediyorum; herkes bir şeyini kaybetmiş gibi ama ne olduğunu kimse bilmiyor.

İşe gidenler, vardiyadan dönenler, okula giden isteksiz çocuklar, hastaneye varmak için telaş eden yaşlılar…
Mutsuz ruhunu ve yalnızlığını makyajıyla kapatmaya çalışan zarif ve alımlı kızlar. Ve hepsi birbirine benzeyen adımlar, birbirine benzeyen yüzler.

Nedir bu üzerimize atılan ölü toprak?

Ne kazandığımız paradan, ne gittiğimiz tatilden, ne yediğimiz yemekten, ne içtiğimiz rakıdan,ne okuduğumuz kitaptan, ne alınan hediyeden, ne de izlediğimiz filmden bir tat alıyoruz artık.


Sanki bir şey eksik hep.

Sanki her şey bir anlık parıltıdan ibaret, her an sönecekmiş gibi.
Yaşadığımız her şeyin içi boşaltılmış gibi.

Nietzsche der ya, “İnsan, neden yaşadığını biliyorsa, her nasıla katlanabilir.”

Belki de biz neden yaşadığımızı çoktan unuttuk.
Belki de bu sabahların kasveti, bizim içimizdeki unutkanlığın yansımasıdır.

Ben mi karamsarım sabah sabah, yoksa abartıyor muyum?
Yoksa gerçekten hayattan tat alma duyumuzu mu yitiriyoruz yavaş yavaş?
Peki bize bu iklimi yaşatanların hiç mi payı yok?
Özgürlük var da biz mi yaşamayı bilmiyoruz?
Ekonomik şartlar şahane de biz mi şımarıyoruz?
Çocukların, gençlerin umutları tükenmişken, biz hâlâ “her şey yolunda” diyebiliyor muyuz?


Bir adam simit tezgâhının başında, yüzündeki kırışıklıklarda yılların değil, geçim derdinin izlerini taşıyor.
Bir kadın, market poşetini taşırken hesaplıyor: “Bu ay elektrik mi ödensin, mutfak mı dolsun?”

Bir çocuk yırtık ayakkabısıyla otobüs sırasında.

Bir başkası, köprü altında ıslak kartonların üstünde ısınmaya çalışıyor.

Bir diğeri, elinde yarısı sönmüş sigara, gözleri canlılığını kaybetmiş.

Yaşamak, artık sadece hayatta kalmakla eşdeğer.
Toprak bile nefes almakta zorlanıyor,
yağmur arınmıyor, gökyüzü küsmüş gibi.
Sanki her şey, varoluşun ağır yükünü taşıyor sessizce.


Bir kahvenin buharında sohbet, bir türkünün sözünde huzur vardı.
Şimdi her şeyin tadı kaçmış gibi: kahve acı, sohbet yüzeysel, müzik gürültüye dönüşmüş.

Ve biz buna alıştık.
Belki en kötüsü de bu: alışmak.
Bir milletin tükenişi işte böyle yavaş yavaş gelir.

Belki de sorun bizde değildir sadece.
Belki de dünyanın kendisi yoruldu artık insan olmaktan.
Yağmur bile eskisi gibi yağmıyor, toprağa değil, asfalta düşüyor;
çiçeğe değil, cama çarpıyor.

Bir zamanlar pencereden dışarı baktığımızda, bir manzara değil, bir duygu görürdük.
Şimdi sadece bina, araç, tabelâ.
Her şey hızla geçiyor, biz de o hızın içinde silikleşiyoruz.

Bir sokak lambasının titrek ışığında durup düşündüm geçen gün:
“Acaba ruhumuz da elektrik kesintisine mi uğradı?”
Bir şey yanıp sönüyor içimizde, ama artık aydınlatmıyor.

Küçük mutluluklar eskiden büyük şeylerdi.
Bir kitap sayfası, bir dost kahkahası, pencereden sızan sabah güneşi, bir bardak çayın buharı, yağmurdan sonra açan gökkuşağı, kapımıza gelen beklenmedik bir mektup, fırından çıkan sıcak ekmek kokusu, bir sevgilinin sesindeki titreme…


Şimdi hepsi birer arşiv kaydı gibi:
vardılar, geçti.

Zaman, bir film şeridi gibi dönüyor gözlerimizin önünde, ama biz kendi filmimizde figüranız sanki.
Kahraman olmayı çoktan unuttuk.
Kendimizden, kendi hikâyemizden uzaklaştık.

Bir gün, bir sabah, belki yine böyle kasvetli bir günde, bir çocuk sokağın ortasında kahkaha atacak.
Belki o ses hatırlatacak bize: yaşamak hâlâ mümkün.
Bir nefeslik huzur, bir bakışlık sevgi, bir dokunuşluk insanlık varsa,

İki kalp aynı anda titriyorsa,

İnsan, varlığını bir başkasının varlığında çoğaltabiliyorsa,

Ve bir vicdan haksızlığa razı olmuyorsa,

Bir düş, karanlığa rağmen filizleniyorsa,

Aşk hâlâ kalplerin en temiz köşesinde çiçek açıyorsa,

Bir dost, sessizce elini uzatabiliyorsa,

Evet, hâlâ yaşamak mümkün.


Her şey yeniden başlayabilir. Yeter ki yeniden inanabilelim.
Bir ağacın gölgesine, bir şarkının tınısına, bir insanın yüreğine. Bir sevgilinin utangaç ve sıcacık öpücüğüne.


Ve yeter ki unutmayalım; bir bakış, bir dokunuş, bir gülüş hâlâ dünyayı değiştirebilir.
çünkü hayat, yaşandığında güzeldir;


Yaşamaktan vazgeçmediğimiz sürece.