Bu köşeyi yazmaya başladığımdan beri ele almak istediğim bir konu var. Her şeyin sonunda gelip dayandığı, hayatın akışını sessizce belirleyen bir mesele…
Fakat öylesine geniş ve derin ki, nereden başlasam eksik kalacak düşüncesiyle hep erteledim. Sayfalar dolusu tartışılabilecek bir konuyu birkaç paragrafa nasıl sığdıracağımı düşünmek bile zordu.
Ama bazı konular, tam da bu nedenle konuşulmayı bekler. Çünkü adını koymadığımız sürece hayatın ortasında durmaya devam ederler. “Denge” tam olarak böyle bir kavram. Ne kadar uzak kalsak da, dönüp dolaşıp yeniden bizi buluyor; bazen bir kararın eşiğinde, bazen bir ilişkide, bazen de sadece kendi iç sesimizi dinlerken… Hep var, hep belirleyici; ama çoğu zaman fark etmeden içinden geçiyoruz.
Dengenin bu kadar kıymetli olmasının nedeni, hayatın çoğu zaman iki uç arasında salınmasıdır. Aşırılıklar ve eksiklikler…
Bir yanda fazlalığın ağırlığı, diğer yanda yetersizliğin boşluğu. İkisi de insanı kendi içinden uzaklaştırır. Aristoteles’in erdemi tam da bu yüzden iki uç arasına yerleştirmesi anlamlıdır; cesaret, korkaklıkla gözü karalık arasında bir yerdedir; cömertlik, savurganlık ve cimrilik arasında… Uçlara savruldukça ne erdem kalır ne de huzur.
Kadim öğretiler de aynı gerçeği farklı dillerle anlatır. Taoist metinlerde suyun akışkanlığı örnek verilir: Ne taşmak iyidir ne kuruyup çekilmek. Taşarsa yıkar, kurursa hayat veremez. Hint geleneğinde “sattva” yani berraklık, tutkuyla ataletsizliğin tam ortasında durur; aşırılık ile eksiklik arasında insanı yeniden kendi merkezine çağırır.Kur’an ise 'ölçü' diyerek hayatın tamamına yayılan bir denge ilkesine işaret eder; çünkü ölçüsüzlük yalnızca teraziyi değil, insanın iç dengesini de bozar.
Günlük yaşamda da tablo değişmez. Fazla çalışma tükenmişliğe, fazla boşluk amaçsızlığa dönüşür. Fazla sevgi bağımlılık yaratır, sevgideki eksiklik ise uzaklık ve kırgınlık getirir. Kendine duyulan aşırı güven kibri doğurur, yetersiz güven ise adım attırmaz. Bir şeyin “fazlası” çoğu zaman eksiklikten daha yıkıcı olabilir; çünkü aşırılık insana güç verdiğini hissettirirken aslında yavaş yavaş tüketir.
Denge bozulduğunda hayat bunu bize hemen söylemez; ama sessiz ve ısrarlı işaretlerle kendini hissettirmeye başlar. Önce küçük çatlaklar oluşur, sonra çatlaklar birike birike insanın iç duvarlarına dokunur. Çünkü hayat, dengeden uzaklaştığımızı çoğu zaman fısıltıyla haber verir; biz duymamakta ısrar edersek sesi yükselir.
İlk işaret genellikle yorgunluktur. Fiziksel değil, derinden gelen bir yorgunluk… Uykuyla geçmeyen, tatille hafiflemeyen bir ağırlık. Aşırılığın bedene, eksikliğin ruha yansımasıdır bu. Kaçtığımız ya da abarttığımız şeyin gölgesi omzumuza çöker.
Sonra kararsızlık belirir. Zihnin iki uç arasında sıkışıp kalması… Ne yapmak istediğini bilmek ama yapacak hâli bulamamak ya da tam tersi: yapmak için koşturmak ama neden koşturduğunu hatırlayamamak. Dengenin kaybolduğu yerde kararlar da karmaşıklaşır; çünkü insanın pusulası içindedir ve bozulduğunda dış dünya daha da karanlık görünür.
Bir başka işaret ilişkilerdeki gerginliktir. Fazla vermekten tükenmişlik, az vermekten uzaklık doğar. Bir kelime büyür, bir sessizlik soğur, bir bakış ağırlaşır. Hayat, ilişkiler üzerinden “dengeyi kaybettin” demeyi çok iyi bilir.
Denge bozulduğunda zaman bile farklı akar. Ya hızla tüketiriz günleri ya da günler üzerimize çöker. İnsanın zamana dair algısı, iç dengesinin en hassas yansımalarından biridir. Çok hızlı ya da çok yavaş akan hayatın altında çoğu zaman aynı gerçek yatar: İnsan kendi merkezinden uzaklaşmıştır.
Ve elbette en güçlü işaretlerden biri insanın kendi sesiyle kurduğu mesafenin artmasıdır. İç sesimiz karışır, sezgilerimiz zayıflar, doğruyu hisseden tarafımızla bağlantımız incelir. Kendi içine yabancılaşan bir insanın, dışarıda denge bulması neredeyse mümkün değildir.
Tüm bu işaretler aslında hayatın yumuşak dokunuşlarıdır: “Dur. Bir bak. Bir tarafta fazlalık, bir tarafta eksiklik var.” Çünkü denge bozulduğunda evren bizi cezalandırmaz; yalnızca doğru yola çağırır.
Farkındayım… Bu konu, bir köşe yazısının sınırlarına sığmayacak kadar geniş, insanın hayatına dokunacak kadar derin. Belki de her başlığın altına ayrı bir yazı, her cümlenin ardına yeni bir tartışma eklemek mümkün. Ama denge zaten böyle bir şey: Ne bütünüyle anlatılabilir ne de birkaç satırla tüketilebilir. Yine de bu satırlara sığdırabildiğim kadarıyla, yıllardır zihnimin bir köşesinde bekleyen bu meseleyi bugün sizinle paylaşmak istedim. Çünkü bazen kısa bir hatırlatma bile insanın kendi dengesiyle yeniden karşılaşmasına yeter.
☕Bu hafta çayınızı öyle için ki ne çok demli ne de çok açık olsun; hayatta da olduğu gibi, kıvamında olan her şey en iyisidir.
? Bir cümlelik durak:
Denge, tek bir doğru noktada mı yoksa sürekli değişen bir çizgide mi saklıdır.