İnsan, çoğu zaman kendi içinden geçip giden bir yolcu olduğunu fark etmez. Dış dünyanın uğultusu, hayatın koşturmacası ve kalabalıkların yönlendirdiği alışkanlıklar arasında bir ömür geçer; fakat benlik dediğimiz o derin yapı, çoğu insan için hiç ziyaret edilmeyen bir ülke olarak kalır. Oysa varoluş, önce insanın kendisine yönelme cesaretiyle başlar.

Filozoflar yüzyıllar boyunca “insan nedir?” sorusuna yanıt aradı. Kimisi insanı aklın ürünü saydı, kimisi duygunun; kimisi toplumsal bir varlık olarak tanımladı, kimisi içsel bir özgürlük arayışı olarak…
Ama ne kadar farklı cevap verilirse verilsin, hepsinin bir noktada birleştiği bir hakikat var:
İnsan, kendini kuran bir varlıktır.

Biz kendimizi bulmayız; kendimizi inşa ederiz.
Ve bu inşa süreci, dışarıdan değil içeriden başlar.

Peki bu uyuşukluğu nasıl aşacağız?

İçsel benliğe yaklaşmak, önce içe çekilmeyi öğrenmekle başlar.
Bu iç çekilme, dışarıdan bakıldığında bir boşluk sanılabilir; oysa düşünürlerin dünyasında deruni alan, hakikatin kapısıdır. Kendimizi iç’e doğru topladığımızda, düşüncelerimizin çıplaklığını daha açık hissederiz: Korkularımız, arzularımız, kendimize söylediğimiz küçük yalanları ve saklanmamış gerçeklerimizi…

Bir insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçması, aslında bütün yaşamıyla yüzleşmekten kaçmasıdır.

Kendi benliğini kaybeden insan, bir süre sonra kendi hayatının tanığı olmaktan çıkar; hayatında figüranlaşır.
Sürünen günler, tekrarlanan alışkanlıklar ve hiç bitmeyen beklenti döngüsünde varoluşumuzun gölgesi daha da uzar. Nietzsche’nin “insan, aşılması gereken bir varlıktır” sözü işte burada anlam kazanır. Aşılan şey dış dünya değil, insanın kendi içindeki uyuşukluktur.

Bir başka mesele de şu:
İçsel benlik durağan bir yapı değildir; değişir, gelişir, çöker, yeniden kurulur. Kimliğimiz dediğimiz şey, sandığımız kadar sabit değildir. Her karar, her reddediş, her kabulleniş ve her kırılma, benliğin duvarlarına bir tuğla daha ekler. Kendi ruhumuzu işleyen bir mimar gibiyiz; fakat çoğu zaman elimizdeki kalemi fark etmiyoruz.

Toplum olarak düşünsel çoraklığın ortasında kalmamızın bir nedeni de budur:
Kendini tanımayan bireylerin oluşturduğu bir toplum, hakikate değil tepkilere göre yaşar. İnsanların içsel benliğe yönelmediği bir yerde, düşünce değil gürültü çoğalır; derinlik değil yüzeysellik yayılır.

O yüzden bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni fikirlerden önce yeni bir iç disiplin:
Kendine yaklaşma disiplini.

Günün bir anında, sadece birkaç dakikalığına bile olsa dıştaki sesleri kapatıp içteki sese kulak vermek…
Kendine şunu sorabilmek:
“Ben gerçekten kimim ve nasıl biri olmak istiyorum?”
İşte bu soru, insanın en eski ve en modern sorusudur.

Çünkü insan, kendisiyle tanıştığı gün doğar;
kendini unuttuğu gün ölür.
Aradaki zaman ise, benliği inşa etme çabamızdan ibarettir.