“Devlet, insanın kendisiyle yaptığı en karmaşık sözleşmedir.”
— Jean-Jacques Rousseau

Hiç düşündünüz mü, siyaset neden var?
İnsanoğlu bir zamanlar düzen arayışıyla yola çıkmıştı. Adalet için yasalar, barış için devletler kurdu.
Ama bir noktada her şey tersine döndü.
Düzenin kendisi adaletsizliğe dönüştü.
Ve biz, adına “siyaset” denilen bu büyük oyunun içinde kaybolduk.

Belki de siyaset, insanın kaosa karşı kurduğu en büyük yanılsamadır.
Sözde bizi korumak için doğdu ama kimi zaman tam tersine, bizi yönetmenin, yönlendirmenin aracına dönüştü.
Aristoteles “İnsan politik bir hayvandır” derken aslında şunu mu anlatıyordu:
Birlikte yaşamak, dayanışmak değil; birlikte acıya katlanmak zorunda kalan bir tür olduğumuzu mu?

Peki ya biz, bugün bu sancının neresindeyiz?

Siyaset bir zamanlar ahlaki bir niyetle doğmuştu.
Adaleti sağlamak, halkın refahını korumak, barışı kalıcı kılmak için...
Devlet dediğimiz yapı, halkın hakkını savunmak için vardı.
Ama tarih defalarca gösterdi:
Güç, bir kez yerleşti mi, kendini korumaya başlar. Halkı değil.
İktidar, insanı değil, kendi varlığını sürdürmenin yollarını arar.
Platon boşuna dememiş: “Adalet, güçlü olanın işine gelen değildir.”
Ama bugün öyle görünüyor ki, adaletin terazisini artık güçlülerin menfaati tutuyor.

Bir düşünün, yaşadığınız ülkenin sokaklarında neler görüyorsunuz?
Bir yanda yoksulluğun gölgesinde büyüyen çocuklar, diğer yanda bir gecede zenginleşen muktedirler.
Bir yanda işsizliğin gitgide büyüyen çığlığı, diğer yanda ekonomiyi “büyüme masalı”yla anlatan ekran yüzleri.
Bir yanda üniversite mezunu gençlerin umutsuzluğu, diğer yanda bir koltuğa tutunmak için her değeri unutan siyasetçiler...
Ve bütün bu çürüme, sanki olağan bir tiyatroymuş gibi her gün gözümüzün önünde oynanıyor.

Sormadan edemiyor insan:
Siyaset neden yapılır?
Gerçekten halk için mi, yoksa halkın sırtından mı?
Siyasetin asıl amacı, yaşamı iyileştirmek değil miydi?
Bizde ise siyaset, sorun çözmekten çok yeni sorunlar üretmenin sanatına dönüştü.
Her seçimde “milletin sesi” olduklarını söyleyenler, seçim bittiğinde sessizliğe gömülüyor.
Halkın iradesi, iktidarın çıkarlarıyla yer değiştiriyor.

Nietzsche’nin bir sözü vardır: “Devlet, soğukkanlı bir canavardır.”
O canavarın yuttuğu şey sadece adalet değil, umuttur da.
Çünkü siyaset ahlaktan koptuğu an, vicdan da çürür.
Ve o çürüme başladığında artık yönetmek değil, yutmak başlar.

Bugün Türkiye’de siyaset, halkın yaşam koşullarını iyileştirmekten çok, kendi varlığını koruma çabasına dönüşmüş durumda.
Ekonomik çöküş, sosyal adaletsizlik, liyakat yoksunluğu, yolsuzluk, kutuplaşma...
Bunların hiçbiri tesadüf değil. Hepsi yanlış bir anlayışın, yozlaşmış, kokuşmuş ve iflas etmiş bir ahlakın yansımaları.

Peki çıkış nerede?
Belki de yanıt çok uzak değil. Tarih ve felsefe aynı şeyi söylüyor:
Siyaset, insanın erdeminden beslenmedikçe çürür.
Konfüçyüs’ün dediği gibi: “Devletin temelinde erdem varsa, yasa gereksizdir.”
Ama erdemin yerini çıkar aldığında, yasa bile adaleti koruyamaz.

Bugün bu ülkenin ihtiyacı yeni bir parti değil, yeni bir ahlak anlayışı.
Çünkü siyasetçiyi değiştirmek, düzeni değiştirmek değildir.
Ancak düşünce biçimi değişirse, siyaset yeniden insana döner.

Gerçek siyaset halkın refahını artırmak, doğayı korumak, emeği onurlandırmak, yoksulu gözetmek, adaleti dağıtmak değil midir?
Ne yazık ki artık bu soruların cevabını duyamıyoruz.
Çünkü siyaset vicdanını kaybetti.
“İktidar” sözcüğü, “hizmet”in önüne geçti.

Belki de yeniden başlamanın zamanı geldi.
Platon’un adaletinden, Rousseau’nun toplum sözleşmesinden, Marx’ın emeğinden,
ve Anadolu’nun erenlerinden öğrenerek...
Yeniden “insan”ı merkeze alarak.
Çünkü siyaset, insanın onuruna, emeğine, özgürlüğüne dönmediği sürece,
bu çark dönmeye devam edecek.
Ama unutmayalım, her çark bir gün kırılır.
Ve devran, eninde sonunda yine halktan yana döner.