Zulüm, yani şiddetin kurumsallaşması, medeniyetlerin çöküşünü hazırlar.

İbn Haldun

Gün geçmiyor ki televizyon haberlerinde şiddet içerikli görüntülere rastlamayalım. Bu toplumsal yaranın her gün biraz kanadığını görmek, televizyon ve gazetelerde okumak biraz daha canımızı yakıyor, ‘’nereye gidiyor bu memleket’’ diyerek cevabını bulamadığımız soruları da kendi kendimize sormuyor değiliz.

Şiddetin gösterilmediği güvenli bir mekân neredeyse yok. Trafikte, okulda, futbol sahasında, evde, karakolda, cezaevinde, mecliste…

Kadına, yaşlıya, çocuğa ve hayvanlara karşı gösterilen tahammülsüzlüğün geldiği son noktayı endişe verici bulmakla beraber uzun vadede bir virüs gibi yayılacak ve o tehdit de herkese musallat olacak gibi duruyor.

Aile içi kavgaların, akran zorbalığının, miras kavgalarının, boşanma aşamasındaki kadınların öldürülmesinin, sokak hayvanlarına yapılan eziyet ve işkencelerin haddi hesabı yok.

Her gün neredeyse kadınlar öldürülürken sizce kadınlar bu ülkede kendilerini güvende hissedebiliyorlar mı?

Kaçırmaların, tacizlerin ve tecavüzlerin arttığı bu dönemde çocuklarımız sokağa çıkarken evde huzurlu ve rahat oturabiliyor muyuz?

Ruhsatsız ve kaçak silah kullanımının sayısının son yıllarda artmasının gölgesinde üstelik.

SODEV raporunda kadınların %75’i sokakta kendini güvende hissetmiyor demesine rağmen…

İstismara uğrayan çocukların, iş kazalarında hayatını kaybeden çocuk işçilerin, suça sürüklenen çocukların, çoğunlukla görünmez olan psikolojik şiddetin dallanıp budaklandığı bu günlerde…

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ve verilen cezaların yetersiz olmasının şiddeti artırdığı düşünüldüğü bir ortamda…

Görülüyor hiç kimsenin can güvenliği ve mal güvenliği bu iktidarın umurunda değil. Sosyal medya aracılığıyla güçlü bir refleks gösterildiğinde anca tutuklama çıkabiliyor.

Ya kameraların olmadığı ve cezaların verilmediği, ispatlanmadığı suçlar ne olacak?

Güçlü ülkelerle karşılaştırdığımızda tablo daha net:

Qatar ve Singapur’da her 100.000 kişiye 0.07 cinayet düşerken, Japonya’da bu olay 0.23, Norveç’te 0.72 ve Polonya’da 0.68.

Yukarıda belirtilen ülkeler, şiddetle mücadelede farklı yaklaşımlar sergileyen ve çeşitli sonuçlar elde eden örnekler sunarken, şiddet oranları oldukça düşükken, peki durum bizde neden farklı?

Genel olarak, şiddet oranlarının düşük olduğu ülkelerde, etkili ceza politikaları, sıkı silah yasaları ve güçlü bir hukuk sistemi bulunmaktadır. Elbette her ülkenin sosyo-ekonomik yapısı, kültürel dinamikleri ve tarihsel geçmişi de suç oranlarını etkileyen faktörler arasında.

Bu veriler, şiddetle mücadelede sadece cezaların değil, aynı zamanda toplumsal yapının, eğitim sisteminin ve ekonomik fırsatların da önemli rol oynadığını göstermektedir. Dolayısıyla, etkili bir şiddetle mücadele politikası gerekiyor.

Toplum olarak bu şiddet sarmalının nedenlerini ve nasıl kurtulmamız gerektiği çok açık olmasına, bu bahsedilen ülkelerin bunu gerçekleştirdiğine göre bizim ülkemizde neden mümkün görünmüyor? Ve neden ölümleri film izler gibi kayıtsızca seyrediyoruz?

Ülkemizde cinayet ve şiddetin artış gösterdiğini ve ciddi bir güvenlik sorununun baş gösterdiğini kabul etmemiz gerekiyor. Aynı zamanda iktidarın da gerekli yasal, eğitim ve ekonomik önlemleri güçlendirmeden yaşanan bu ölümler karşısındaki vebali, sorumluluğu ve günahı da üzerinde kara bir leke gibi taşıyacaktır.

Bu perspektif üzerine güzel temennilerle yazımızı sonlandıralım:

Umarım toplum olarak birlikte daha adil, dahi güvenli, şiddetin her türlüsüne karşı daha bilinçli, daha duyarlı bir nesil yetiştiririz. Her çocuğun, kadının ve hayvanın güvenle yaşayabildiği bir dünya mümkün olsun.