Halklar, layık oldukları şekilde yönetilirler.
— Joseph de Maistre

Bu ülkede siyaset, artık bir fikir mücadelesi olmaktan çok, bir pozisyon cambazlığına dönüştü. Dün “asla” denilen ne varsa bugün “neden olmasın” diye pazarlanıyor. Dün kürsülerden ateş püskürenler, bugün aynı kürsülerden methiyeler düzüyor. Dün dar ağacının ilmeğini hazırlayan dil, bugün aynı isme övgü cümleleri kurabiliyor.

Bu tabloyu anlamak için hafızayı tazelemek yeterli.
Devlet Bahçeli, bir dönem en sert ifadelerle hedef aldığı siyasi aktörlerle daha sonra yan yana yürüyebildi. Siyasette görüş değişebilir; şartlar dönüşebilir. Ancak mesele fikir evrimi değil, ilkesizlikse; işte orada toplumun vicdanı yara alır.

Kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklar, bir gecede değişen saflaşmalar, “dün dündür bugün bugündür” rahatlığı… Parti değiştirmek neredeyse bir spor dalına dönüştü. Takım değiştirir gibi parti değiştirenler, seçmenin iradesini de bir transfer bedeli gibi görüyor. Oysa siyaset, bir karakter meselesidir. Karakterin olmadığı yerde ideoloji sadece afiştir.

Bugün geldiğimiz noktada ahlaki ve etik değerlerin yerlerde paspas edildiği bir ülke görüntüsü veriyoruz. Hukuk, güçlünün elinde çevrilen bir top gibi; adalet ise tribünde oturan bir seyirciye dönüşmüş durumda. Kurallar herkese eşit uygulanmıyorsa, o ülkede hukuk değil güç konuşur.

Peki biz ne yapıyoruz?

Her akşam televizyon ekranlarında, sosyal medyada, köşe yazılarında büyük siyasi analizler yapıyoruz. Teoriler üretiyoruz. İttifak hesapları çıkarıyoruz. Anket sonuçlarını tartışıyoruz. Ama şu soruyu kendimize soruyor muyuz:
Bu konuşmalarla neyi değiştiriyoruz?

On yılda bir adım ileri gidiyorsak, aynı on yılda on adım geri düşüyoruz. Ekonomide, eğitimde, kurum kültüründe… Bir türlü kalıcı bir ilerleme sağlayamıyoruz. Çünkü mesele sadece iktidar değişimi değil; zihniyet değişimi.

Bugün iktidarda olan AKP yalnızca bir parti değildir; aynı zamanda bir toplumsal zemin üzerinde yükselmiş bir anlayıştır. Bu anlayış; dini duyguların kolayca istismar edilebildiği, yoksulluğun “kader” diye sunulabildiği, şükretmenin sorgulamanın önüne geçirildiği bir sosyolojide karşılık buluyor.

Aynı zihniyetin bir Norveç, bir Finlandiya ya da bir Japonya’da iktidara gelmesi neredeyse imkânsızdır. Çünkü o toplumlarda yurttaşlık bilinci güçlüdür; kurumlar kişilere göre eğilip bükülmez; eğitim seviyesi siyasal manipülasyonlara karşı bir bağışıklık üretir.

Bizde ise Ortadoğu’nun kadim kaderi gibi sunulan bir düzen var: Yoksulluğa sabır, adaletsizliğe tevekkül, liyakatsizliğe kader deniyor. Oysa bu coğrafyanın kaderi değil; bilinç düzeyinin sistemli biçimde düşük tutulmasının sonucudur.

Toplumun ezici çoğunluğunun bilgi, bilinç ve kültür seviyesi iyileştirilmeden; eleştirel düşünme becerisi yaygınlaşmadan; sorgulamak suç olmaktan çıkarılmadan bu kıskaçtan kurtulmak mümkün değil. Sandık değişse bile zihniyet değişmezse, sonuç da değişmeyecektir.

Bir ülke, sadece yönetenlerin değil; yönetilenlerin de aynasıdır. Eğer her on yılda bir adım ileri gidip on adım geri düşüyorsak, o zaman sorumluluk yalnızca saraylarda ya da parti binalarında değil; kahvehanelerde, ekran başlarında ve hatta kendi içimizdedir.

Siyasetin kirlenmesi bir sonuçtur.
Birbirimize sormamız gereken asıl soru şudur: O kiri temizleyecek irade toplumda ne zaman oluşacak?