Bazen memleket meselelerini konuşurken farkında olmadan dili sertleştiriyoruz. Oysa bazı konular bağırarak değil, biraz durup düşünerek, hatta çay soğurken yapılan sohbetler gibi ele alınmalı. Kürt meselesi de onlardan biri. Alevilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, Lazların, Çerkeslerin… bu ülkenin bütün halklarının diline, kültürüne ve varoluşuna dair meseleler de öyle.
Kürt özgürlük mücadelesi denildiğinde çoğu insanın zihninde hâlâ tek bir görüntü beliriyor: çatışma. Oysa işin özü çok daha yalın ve çok daha insani. Bir insanın anadilinde konuşabilmesi, çocuğuna kendi dilinde ninni söyleyebilmesi, kendi kültürünü utanmadan yaşatabilmesi… Bunlar bir “ayrıcalık” değil, en temel haktır.
Ahmet Altan’ın yıllar önce yazdığı gibi, “Bir halkın dilini yasaklamak, o halkın hafızasını susturmaya çalışmaktır.” Hafızası susturulan bir toplum ise ya içine kapanır ya da bir gün yüksek sesle konuşur.
Bu mesele yalnızca Kürtlerin meselesi de değil. Aleviler yıllardır ibadethanelerinin tanınmasını, inançlarının “eksik” ya da “sapma” gibi yaftalarla anılmamasını istiyor. Ermeniler hâlâ geçmişle yüzleşmenin gölgesinde yaşıyor. Bu topraklarda “makbul vatandaş” tanımının dışında kalan herkes, bir şekilde aynı cümleyi kuruyor: “Beni olduğum gibi kabul et.”
Suriye’de Kobane ve Rojava’da yaşananlar ise bu tartışmanın sınırları aşan bir boyutu olduğunu gösterdi. Orada kurulan düzen kusursuz değildi, hâlâ da değil. Ama kadınların ön planda olduğu, farklı halkların ve inançların bir arada yaşamayı denediği bir model ortaya çıktı. Bu model, Ortadoğu’nun karanlık alışkanlıkları içinde bir istisnaydı. Belki de bu yüzden bu kadar rahatsız ediciydi.
DAİŞ’in son dönemde gerçekleştirdiği saldırılar —nerede ve kime karşı olursa olsun— insanlığa karşı işlenmiş suçlardır. Bunu net söylemek gerekiyor. DAİŞ, bir inancı değil; insanlığın kendisini hedef alır. Kürtleri, Arapları, Alevileri, Ezidileri, kadınları… yani yaşamın kendisini. Bu saldırıları kınıyoruz, ama sadece kınamak yetmez. Bu örgütlerin beslendiği zemini de konuşmak zorundayız: inkârı, eşitsizliği, adaletsizliği.
Şunu artık açıkça söylemenin zamanı geldi: Bu ülkeyi asıl bölen, talepler değil; inkâr politikalarıdır. İnsanların dilini, kültürünü, inancını bastırmak, onları bu topraklardan koparır. Barış; boyun eğdirerek, bastırarak, korkutarak, asimilasyonla, inkârla, tekçilikle değil; eşitlikle kurulur. Ve özgürlük bir lütuf değil, pazarlık konusu hiç değil; doğuştan gelen bir haktır.
Belki de asıl soru şudur:
Bir ülkede insanlar neden hâlâ kimliklerini savunmak zorunda kalıyor? Neden bir dil, bir kültür, bir inanç hâlâ “tehdit” gibi algılanıyor?
Ahmet Altan’ın yazılarında sevdiğim bir şey vardı: Kimseye parmak sallamazdı. Bağırmazdı. Ama okur yazıyı bitirdiğinde şunu hissederdi: “Evet, burada bir yanlış var.”
Bugün de aynı noktadayız. Kürt meselesi, Alevi meselesi, azınlık meselesi dediğimiz şeyler aslında tek bir başlıkta toplanıyor: eşit yurttaşlık.
Bu ülkede barış, birilerinin susmasıyla değil; herkesin konuşabilmesiyle mümkün. Dilini, kültürünü, inancını özgürce yaşayan insanlar bu toprakları bölmez. Tam tersine, bu toprakları gerçekten vatan yapar.
Eğer bir gün bu ülkede Kürt olmak savunma gerektirmiyorsa, Alevi olmak açıklama zorunluluğu doğurmuyorsa, bir çocuk anadilini öğrenirken korkmuyorsa; işte o gün gerçek bir ülke olur burası. Aksi hâlde adı ne olursa olsun, inkâr üzerine kurulu her düzen çatırdamaya mahkûmdur.
Çünkü özgürlüğü bastırarak kurulan hiçbir devlet, uzun vadede ayakta kalamaz.