Kürt milleti, yüzyıllardır üzerinde nefes aldığı bu kadim coğrafyada, tarihsel derinliği olan medeni bir toplumsal ahlakı temsil etmektedir. Bu halkın tarih sayfalarında saldırganlık, yayılmacılık veya komşu halkların topraklarına göz dikme gibi "işgalci" politikaların izine rastlamak mümkün değildir. Aksine Kürtler, birlikte yaşadıkları toplumların değerlerine saygı duymayı temel bir yaşam felsefesi olarak benimsemişlerdir.
Ancak bu barışçıl tutum, maalesef bölgenin egemen güçleri ve stratejik planlar yapan işgalci odaklar nezdinde bir karşılık bulmamıştır. Kürtlerin tarihsel süreçte yaşadığı trajedi, tam da bu noktada başlamaktadır. Uluslararası güç dengelerinin desteğiyle, Kürtlerin binlerce yıllık yaşam alanları yapay sınırlarla dört parçaya bölünmüş ve komşu devletler arasında pay edilmiştir. Bu sadece coğrafi bir bölünme değil; aynı zamanda sistematik bir yok etme politikasının başlangıcı olmuştur. Kürt milleti sistematik soykırımlara, kitlesel kıyımlara, faili meçhul cinayetlere, sürgünlere ve çok boyutlu bir asimilasyon kıskacına maruz bırakılmıştır.
Dışarıdan uygulanan baskıların yanı sıra, Kürt toplumu üzerinde sinsi bir "toplum mühendisliği" de yürütülmüştür. Bu mühendislik çalışmalarıyla; halk kendi içinde farklı gruplara, partilere ve ideolojik kamplaşmalara bölünerek zayıflatılmıştır. Kendi değerlerinden koparılmak istenen toplumun dini değerleri istismar edilmiş; dini değerleri kitleleri hak arama mücadelesinden uzaklaştıran, pasifleştiren bir araç olarak kullanılmaya çalışılmıştır. Medya organları ve resmi eğitim müfredatları aracılığıyla yürütülen dezenformasyon süreçleri, Kürt bireyini kendi öz kimliğine, tarihine ve kültürüne yabancılaştırmayı hedeflemiştir. Cengiz Aytmatov’un literatüre kazandırdığı "mankurtlaştırma" kavramına paralel bir yaklaşımla; bireyler kendi değerlerine düşman hale getirilerek, kimliksiz bir toplum inşa edilmek istenmiştir.
Kürt halkının tarihsel serüveni; sadece fiziksel sınırlarla bölünmüş bir coğrafyanın değil, aynı zamanda sistematik bir kimliksizleştirme projesine karşı verilen varoluş mücadelesinin öyküsüdür. Bugün gelinen noktada, Kürt toplumunun karşı karşıya olduğu en büyük tehdit sadece dışsal baskılar değil, bu baskıların bir sonucu olan içsel parçalanmışlık ve zihinsel yabancılaşmadır.
Toplum mühendisliği eliyle derinleştirilen ideolojik ayrışmalar ve işgalcileri tarafında dini değerlerinin pasifize edici bir araç olarak kullanılması, halkın ortak bir gelecek vizyonu etrafında kenetlenmesini engellemektedir. Eğitimden medyaya kadar uzanan geniş bir yelpazede uygulanan "mankurtlaştırma" politikaları, bireyin kendi köklerine düşman kesilmesine ve kolektif hafızanın silinmesine hizmet etmektedir. Oysa bir toplumun en büyük kalesi, kendi öz değerlerine olan bağlılığı ve bu değerleri modern dünyanın gerekleriyle harmanlayabilme yeteneğidir.
Gerçek bir kurtuluş ve adil bir gelecek; sadece siyasi sınırların tartışılmasıyla değil, aynı zamanda zihinlere vurulan prangaların kırılmasıyla mümkündür. Kürtlerin; kendi içlerindeki suni bölünmeleri aşması, kültürel değerlerine sahip çıkarak asimilasyon kıskacından kurtulması ve barışçıl-medeni kimliğini küresel ölçekte yeniden tescillemesi gerekmektedir. Maruz kalınan bu sistematik kuşatmayı kırmanın yolu; tarihin derinliklerinden gelen o kadim birlikte yaşama kültürünü, bilinçli ve birleşmiş bir iradeyle yeniden canlandırmaktan geçmektedir. Ancak o zaman, bu coğrafyanın kadim Kürt milleti hak ettiği huzur ve adalete kavuşabilecektir.