Bir kentin ruhunu, onun geçmişi, doğası ve en önemlisi insan kaynağı belirler. Van, sahip olduğu köklü tarihi, jeostratejik konumu ve Türkiye’nin en dinamik, en genç nüfus yapılarından birine sahip olmasıyla, aslında refahın ve bölgesel kalkınmanın merkezi olabilecek devasa bir potansiyeli bağrında taşımaktadır.
Ancak ne yazık ki, kronikleşen yapısal sorunlar, vizyoner yönetim eksiklikleri ve siyasi tıkanıklıklar bir araya geldiğinde, bu büyük potansiyel kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm olmaktadır. Bugün eğitimden ekonomiye kadar pek çok sosyo-ekonomik gelişmişlik endeksinde Van’ın alt sıralarda yer alması bir tesadüf değildir. Kentimizin temel trajedisi; kaynaksızlık değil, sahip olduğu öz kaynakları harekete geçirecek bir iradeden mahrum bırakılmasıdır.
Bir kentin sağlıklı kalkınması, yerel potansiyelleri doğru okuyan ve bunları uzun vadeli, sürdürülebilir stratejilere dönüştürebilen makro ve mikro politikalarla mümkündür. Van özelinde tarım ve hayvancılığın can çekişmesi, sınır ticaretinin Kapıköy Sınır Kapısı gibi büyük bir avantaja rağmen bürokratik engeller ve vizyonsuzlukla tam kapasiteye ulaştırılamaması, sanayi yatırımlarının kente çekilememesi gibi faktörler istihdam alanlarını tamamen daraltmıştır.
Ekonomik olarak tıkanan bu ekosistemde, geçim sıkıntısı bir tercih değil, acı bir zorunluluk haline gelmektedir. Kentte iş bulamayan, üretim süreçlerine dâhil edilmeyen genç nüfus, çareyi batı illerine ve hatta yurt dışına göç etmekte bulmaktadır. Kentimiz, kendi evlatlarına istihdam sağlayamadığı için dışarıya sürekli en verimli iş gücünü ihraç eden bir emek havzası haline getirilmiştir.
Bu göç hareketi, sadece coğrafi bir yer değiştirme veya basit bir iş bulma faaliyeti olarak okunamaz; aksine derin bir sosyal ve psikolojik kopuşu beraberinde getirir. Van’ın güçlü aile ve akrabalık bağlarından, kolektif kültüründen kopup batıdaki devasa metropollerin yabancı, bireysel ve acımasız çevrelerine giren gençler, derin bir yalnızlık ve yabancılaşma hissiyle baş başa kalırlar.
Memlekette bıraktıkları ailelerinin geçim yükünü omuzlarında taşıyan bu gençlerin üzerindeki psikolojik baskı oldukça büyüktür. Şantiyelerin, konteyner kentlerin sağlıksız koşullarında geçen aylar, aile özlemiyle birleştiğinde ciddi bir mental yorgunluk yaratır.
Psikolojik direncin bu denli kırılması ise gurbette çalışan işçilerde odaklanma sorunlarına ve dikkat dağınıklığına yol açar. Ağır ve tehlikeli iş sınıfındaki inşaat şantiyelerinde, bir saniyelik bir konsantrasyon kaybının bile ölümcül sonuçları olabilmektedir. Dolayısıyla, yaşanan iş kazalarının psikolojik arka planında, gurbetin yarattığı bu zihinsel tükenmişlik yatmaktadır.
Batı illerinde özellikle inşaat, maden ve ağır sanayi sektörlerinde iş bulan gençleri, iş sağlığı ve güvenliği standartlarının hiçe sayıldığı acımasız bir düzen karşılamaktadır. Medyaya sıradan birer iş kazası olarak yansıyan, ancak yapısal olarak incelendiğinde net birer iş cinayeti olan bu ölümlerin arkasında sarsıcı bir ihmal zinciri bulunmaktadır.
İşveren ve müteahhitlerin kâr marjlarını artırmak adına kuralları, yaşam hatlarını, iskele filelerini ve kaliteli koruyucu ekipmanları birer lüks veya angarya bütçe olarak görmesi, bu maliyet odaklı yaklaşımın en somut göstergesidir. Buna kamu otoritesinin şantiyelerdeki denetim mekanizmalarını gevşek tutması, yaptırımların caydırıcı olmaması ve yargı süreçlerinin işveren lehine uzaması eklenince, kuralsızlık adeta meşrulaşmaktadır.
Üstelik alınmayan önlemlerin ve eksik ekipmanların faturasının kader, alın yazısı veya vadesi gelmişti denilerek normalleştirilmesi, sorumluların hesap vermesini zorlaştırdığı gibi, ölümlerin toplumsal olarak kanıksanmasına ve vicdanların körelmesine yol açmaktadır.
Her yıl onlarca, yüzlerce Vanlı gencin cenazesinin batıdaki şantiyelerden memlekete, gözü yaşlı ailelerin ocağına dönmesi, sadece o ailelerin değil, tüm Van kentinin ve ülkenin geleceğinin kararması demektir.
Bu makûs talihi değiştirmenin yolu iki aşamalı köklü bir seferberlikten geçmektedir.
İlk olarak yerelde vizyoner ve yapısal bir dönüşüm gerçekleştirilmelidir. Van’ın yerel yönetimleri, ticaret odaları ve sivil toplum kuruluşları günü kurtarma siyasetini bırakmalıdır. Kentin tarım, hayvancılık, sınır ticareti ve Van Gölü, tarihi mirası, doğa turizmi gibi stratejik avantajlarını katma değere dönüştürecek yerel kalkınma modelleri inşa edilmelidir. Tekstil kent benzeri projelerin niteliği artırılmalı, genç girişimcilere mikro krediler sağlanmalı ve gençlerin gurbete gitmeden, kendi topraklarında insanca yaşayıp üretebilecekleri istihdam alanları ivedilikle yaratılmalıdır.
İkinci olarak ise merkezde ve sektörde tavizsiz bir denetim mekanizması kurulmalıdır. İş sağlığı ve güvenliği kuralları esnetilmeden uygulanmalı, yapı denetimleri gibi iş güvenliği denetimleri de bağımsız ve sert mekanizmalara bağlanmalıdır. İnsan hayatı, her türlü ticari kârın ve müteahhit hırsının üzerinde tutulmalıdır. Yasalar, bir işçinin burnu dahi kanadığında işverenin çok ağır cezai ve hukuki yaptırımlarla karşılaşacağını garanti etmelidir.
Kendi gençlerini koruyamayan, onlara kendi topraklarında güvenli ve onurlu bir gelecek sunamayan bir toplumun gerçek anlamda kalkınması ve huzur bulması mümkün değildir. Van’ın gençleri, batının gökdelenlerini yükseltirken kendi hayatlarını toprağa gömmek zorunda kalmamalıdır. Bu kentin potansiyelini hamasetle değil; adaletle, liyakatle, yerel üretim yatırımlarıyla ve insan hayatına verilen mutlak değerle gerçeğe dönüştürmek, bu kente yön veren herkesin omuzlarındaki en büyük tarihi ve vicdani sorumluluktur.