Bir vicdan, bir itiraz, bir kaçış üzerine

“Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünür, kimse kendini değiştirmeyi düşünmez.’’

‘’İnsanlar başkalarını yargılamakta acelecidir; kendileri söz konusu olduğunda ise kördür.’’
“İnsan sahip olduklarıyla değil, vazgeçebildikleriyle özgürdür.”

Bu cümleleri yazan kişi, okura öğüt vermeye çalışmıyordu. Bir ahlak dersi de sunmuyordu. Sadece insanın kendisiyle olan bitmeyen kavgasını kayda geçiriyordu. Çünkü bazı sözler vardır; yüksek sesle söylenmez ama insanın içini susturur.

Dünya edebiyatında öyle yazarlar vardır ki, onları yalnızca kitaplarından tanırız. Sayfalarını çevirir, altını çizer, bazen hayran oluruz. Ama o satırların hangi hayatın içinden süzüldüğünü pek merak etmeyiz. Çünkü çoğu zaman okur, metni sever; yazarı değil, yaşamı hiç sormaz.

Okuruz ama bilmeyiz.
Bilsek belki o kitapları bir daha aynı rahatlıkla okuyamayız.

Oysa bu sözlerin sahibi, yalnızca romanlar yazan bir edebiyatçı değildi. Serveti, unvanı, şöhreti elinin tersiyle itmiş; inancını, ahlakını ve vicdanını yeniden kurmaya çalışmış bir adamdı.
Bu adam, dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Lev Tolstoy’du.

Sizler sadece kitaplarını okursunuz; Savaş ve Barış’ı, Anna Karenina’yı, Diriliş’i…
Peki ya yaşamını bilir misiniz?
Toprak sahibi bir aristokratken yoksulluğu seçmesini, kiliseyle kavgasını, ailesiyle yaşadığı derin çatışmayı, en sonunda her şeyden kaçıp bir tren istasyonunda ölmesini…

Tolstoy’un trajedisi, yazdıklarında değil; yaşadıklarını yazdıklarıyla uzlaştıramamasındaydı.

Tolstoy’un hayatı, çoğu okurun sandığı gibi başarılarla süslü bir edebiyat serüveni değildir. Aksine, onun yaşamı, yazdığı her satırla çelişen bir vicdan muhasebesidir. Gençliğinde aristokrat bir toprak sahibiydi. Parası vardı, itibarı vardı, şöhreti sonradan geldi. Ama bunların hiçbiri onu sakinleştirmedi. Tam tersine, her kazanım yeni bir huzursuzluk doğurdu.

İnsanların hayranlıkla okuduğu romanların yazarı, geceleri kendine şu soruyu soruyordu:
“Bu hayat gerçekten doğru mu?”

Tolstoy, inancını sorguladı. Kiliseyle kavga etti. Devletle mesafesini açtı. Mülkiyeti ahlaki bir yük olarak görmeye başladı. Sahip olduğu her şey, ona bir suç ortaklığı gibi geliyordu. Yazdığı metinler dünya çapında yankı bulurken, o kendi evinde yabancılaşmaya başladı. Ailesiyle arasına giren şey edebiyat değildi; vicdandı.

Belki de en zor olan buydu:
İnsan dünyayı etkileyebilir ama kendi hayatını dönüştürmekte zorlanır.

Tolstoy, bunu başarmaya çalıştı. Köylüler gibi yaşamak istedi. Servetini reddetti. Şatafatı inkâr etti. Ama geçmişinden, ailesinden, ününden kopmak sandığı kadar kolay değildi. Çünkü insan ne kadar kaçarsa kaçsın, kendini de yanında taşır.

Ve bir gün…
Yaşlı, yorgun, hasta bir halde evini terk etti. Sessizce. Bir kaçış gibi. Bir hesaplaşma gibi. Gidecek bir yeri yoktu aslında. Ama kalmanın artık mümkün olmadığına inanıyordu. Bir tren istasyonunda, soğuk bir bekleme salonunda hayata veda etti.

Ne sarayda öldü,
ne alkışlar arasında,
ne de yazdığı romanların görkemiyle.

Tolstoy, bir istasyonda öldü.
Belki de en doğru yerde.

Bugün biz onun kitaplarını okuyoruz. Karakterlerini tartışıyoruz. Cümlelerinin altını çiziyoruz. Ama çoğu zaman şunu sormuyoruz:
Bu adam, yazdıklarını yaşayabilmiş miydi?

Belki de asıl mesele burada yatıyor. Dünya edebiyatında büyük yazarlar vardır; bir de büyük yükler taşıyan yazarlar. Tolstoy, ikincisindendir. Onu büyük yapan sadece yazdıkları değil, yazdıklarının altında ezilmesidir.

Bu yüzden Tolstoy okumak, yalnızca edebi bir faaliyet değildir. Aynı zamanda rahatsız edici bir yüzleşmedir. Çünkü onun metinleri şunu fısıldar:
“Değişmesi gereken dünya değil, sensin.”

Bugün Tolstoy’u okuyoruz; çünkü onun itirazlarını güvenli bir mesafeden okuyoruz. Kitaplarının arasında vicdanla yüzleşmek kolay, hayatın ortasında zor. Oysa Tolstoy’un kaçtığı şey bir çağ değildi; insanın kendini haklı çıkarma konforuydu. Servetini sorguladı, inancı didikledi, ahlakı rahatsız edici bir soruya dönüştürdü. Biz ise soruları seviyoruz ama cevapların bedelini ödemek istemiyoruz.

Tolstoy’un huzursuzluğu bu yüzden hâlâ canlı: Çünkü onun terk ettiği alışkanlıklar, bugün bizim sığınak sandığımız teslimiyetlerdir.