Bazen bir şehir sadece taşından, toprağından, binalarından ibaret değildir. Bazen bir şehir, üşüyen çocukların nefesinde, sessizce ağlayan anaların yüreğinde, suskun gençlerin gözlerinde yaşar. Van da işte tam böyle bir şehir.
Bu şehrin ayazı sıradan değildir. Sadece teni değil, umutları da dondurur. Sokağın köşesinde mendil satan çocuğun burnunu koluyla silmesi gibidir hayat burada. Hayallerle gerçekler arasında kalan, buzdan bir perde vardır ve o perde, çoğu zaman asla kalkmaz.
Van’da bir sabah, sadece güneşin doğuşu değildir. Aynı zamanda yüzlerce çocuğun hayata karşı verdiği yeni bir sınavdır. Kimi kahvaltı yapmadan okula gider, kimisi hiç gitmez. Çünkü ailesi için bir kitap, bir defter lükstür. Sokakta satılan mendilse ekmeğin anahtarıdır.
Bu şehirde Van Gölü sadece bir kartpostaldır birçok genç için. Göl kenarında yürümek, Akdamar’da fotoğraf çekmek, Muradiye Şelalesi’ne bakıp ferahlamak… Bunlar, sadece belirli bir kesime tanıdık duygulardır. Oysa o göl, herkesin hakkı değil midir? Ama burada haklar, çoğu zaman cebinle ölçülür: “Ne kadar paran varsa, o kadar yaşarsın!”
Restoranlarda, kaferlerde ve çeşitli işletmelerde 14 saat çalışan gençlerin ellerinden, sıcacık bir yemeğin kokusu değil, yorgunluk ve umutsuzluk yükselir. Sigortasız, güvencesiz, çoğu zaman da değersiz hissettirilerek… Ve belki de en acısı, bütün bunlara “şükür” diyerek boyun eğmek…
Bir yanda altınlar içinde savrulan gösterişli düğünler, diğer yanda çocuğuna ayakkabı alamadığı için utançla bakan bir baba… Aradaki uçurumu görmek için kâhin olmaya gerek yok. Sadece biraz vicdan yeter: “Peki, bütün bunların suçlusu kim?”
Sadece birilerini işaret etmek kolaycılık olur. Çünkü bu hikâyede herkesin payı var. Patronlar, aileler, öğretmenler, yöneticiler ve elbette bizler… Hepimiz, bu sessiz çığlıkların yankı bulamamasında bir şekilde sorumluyuz.
Çünkü bu kentte, bazılarının bir kahve içmek için harcadığı parayla, bir başkası koca bir ayı geçirmek zorunda. Bazılarının bir “anlık heves” dediği hayal, bir başkasının ömürlük mücadelesi oluyor: “İşte Van, böyle bir şehir!”
Soğuğun içinden sıcacık hayaller fışkırır… Ama çoğu zaman o hayaller, buz gibi gerçeklere çarpar ve kırılır.
Bir gün… Bir gün belki bu şehirde her çocuk Van Gölü’nü görecek, her genç hayal kurmaktan utanmayacak. Ve bir gün, hayat sadece "hayatta kalmak" değil, gerçekten "yaşamak" olacak.
Ama o günün gelmesi için önce biz değişmeliyiz. Susmaktan, görmezden gelmekten, alışmaktan vazgeçmeliyiz: “Çünkü Van'ın soğuğu serttir!”
Ve evet… Ama en büyük soğukluk, insanın insanı unuttuğu yerde başlar!
Tam da Grup Yorum’un o dizeleri geliyor aklıma:
“Bu kentte yalnızlık çöktüğü zaman,
Uykusunda bir kuş ölür ecelsiz!
Alır da başını gitmek istersin,
Karanlık sokaklar kör, sağır, dilsiz!”