“Hiçbirimiz gerçek hayatta saf melek değiliz.”

Geçenlerde eski bir dostumun hiç beklemediğim, tabiri caizse “bencilce” bir davranışına şahit oldum. İlk hissettiğim şey derin bir hayal kırıklığı ve “Nasıl yapar?” şaşkınlığıydı. Sanırım hepimiz hayatımızda en az bir kez bu duyguyu yaşamışızdır. Birini zihnimizde “iyi, güvenilir, pamuk gibi” bir yere koyuyoruz ve onun her daim o kusursuz erdem abidesi olarak kalmasını bekliyoruz. Ama itiraf edelim, hayatın gerçek sahnesi siyah ve beyazdan ibaret değil. Hayat bazen oldukça gri bir renge bürünebiliyor.

Peki, özünde gerçekten iyi olduğuna inandığımız insanlar, nasıl oluyor da bazen arkalarında kırık kalpler bırakan eylemlerin öznesi olabiliyor?

Psikolojiye ve biraz da kendi hayat tecrübelerime baktığımda, bunun arkasında bir “kötülük arzusu” değil, çoğunlukla hepimizin içinde taşıdığı o çözülmemiş içsel düğümler olduğunu görüyorum.

Aslına bakarsanız, insan olmanın hamurunda kusur var. Hiçbirimiz steril, hatasız bir iyilikle doğmadık. Bir insanın hayatındaki bir kırılma anını, bir anlık hatasını alıp onun tüm kişiliğine mal etmek, üzerine “kötü” etiketi yapıştırmak en kolayı. Ama bence en haksızı da bu. Çünkü o beğenmediğimiz davranışların arkasında genellikle derin acılar gizleniyor.

Örneğin çocukluk travmaları… Çocukken yeterince sevilmemiş, duygusal olarak ihmal edilmiş birini düşünün. Bu insan büyüdüğünde, kendini korumak için öyle kalın bir duvar örüyor ki, en sevdiklerini bile farkında olmadan o duvarın ardında bırakıp duygusal olarak cezalandırabiliyor. Niyet zarar vermek olmasa da ortaya çıkan sonuç kırıcı oluyor. Geçmişin çatlak aynası, bugünkü kararlarımıza sızıyor.

Bazen de bizi hiç istemediğimiz yollara sokan şey, o en ilkel refleksimiz oluyor: Hayatta kalma dürtüsü. Maddi ya da manevi olarak tamamen köşeye sıkıştığımızda, zihnimizde tehlike çanları çalarken ahlaki pusulamız şaşabiliyor. “Başka çarem yoktu” hissi, normalde kapısından bile geçmeyeceğimiz etik dışı yolları birer çıkış kapısı gibi gösterebiliyor.

Bir de o çok insani olan aidiyet ihtiyacımız var. Sırf yalnız kalmamak, bir grubun parçası olmak adına iş yerinde dönen o çirkin dedikodu çarkına isteksizce de olsa su taşıyan kaç “iyi” insan görmüşüzdür, bir düşünün… Ya da günlük hayatın koşturmacasında öz farkındalığımızı kaybettiğimizde; işteki, sokaktaki öfkemizi ve hayal kırıklığımızı hiç suçu olmayan eşimizden, çocuğumuzdan kaba sözlerle çıkarmıyor muyuz? İşte o anlarda kendi acımızı, en sevdiklerimize yansıtıyoruz.

Beni en çok ürküten ise, iyi niyetlerin arkasına gizlenen hatalar. Bazen o kadar ulvi bir amaca odaklanıyoruz ki, o amaca giden yolda etrafımıza verdiğimiz zararı gözümüz görmüyor. “Amaca giden her yol mubahtır” yanılgısına düşüp, büyük bir iyilik yapma motivasyonuyla küçük kötülüklere göz yumabiliyoruz. Tıpkı haksızlığa uğradığımızda içimizde uyanan o çarpık adalet ve intikam duygusu gibi…

Uzun lafın kısası; birinin hata yapması, onun içindeki iyiliğin bittiği anlamına gelmez. İyilik ve kötülük, içimizde sürekli yer değiştiren, hayattaki rollerimize ve yaralarımıza göre şekillenen kavramlar.

Bugün çevrenizdeki iyi bir insan sizi şaşırtan bir hata yaptığında, onu hemen hayatınızdan silip atmak yerine, arkasındaki o içsel karmaşayı, o insani zaafı görmeye çalışın. Bu, yapılanı onaylamak değil; insanı, insan olduğu için anlamaktır.

Aynı şekilde, aynaya baktığınızda kendi kusurlarınızla karşılaşırsanız, kendinizi acımasızca hırpalamak yerine bu hatayı büyümeniz için bir fırsat olarak görün.

Çünkü hiçbirimiz gerçek hayatta saf melek değiliz. Ve insan, düştüğü anlarda değil; o düşüşün nedenini anlayıp, üstündeki tozu silkeleyip ayağa kalktığında gerçekten “iyi” olmayı yavaş yavaş, deneyimlerle öğreniyor.