Bölgemizde yaşanan her yeni cinayet, aslında buzdağının yalnızca görünen yüzü. Ardına baktığımızda çoğu zaman aynı manzarayla karşılaşıyoruz: Aşiretler arası husumet, aileler arası rekabet, güç gösterisi ve bitmeyen hesaplaşmalar.

Aşiret yapısı, yüzyıllardır bu topraklarda varlığını sürdürüyor. Tarihsel koşullar içinde dayanışma, korunma ve aidiyet gibi önemli işlevler üstlendi. Ancak modern zamanlarda, devlet mekanizmasının güçlenmesi gereken yerde bu yapı halen bir “otorite” olarak varlığını koruyor. Peki sonuç? Hukukun yerine ‘gücün’ sözü geçiyor, adaletin yerine intikam alınıyor, barışın yerini silahlar dolduruyor.

Bugün bölgemizde yaşanan birçok kavga ya da cinayet, aslında bireysel meselelerden çok daha büyük bir yapısal soruna işaret ediyor. Toplumun üzerinde görünmez bir gölge gibi duran bu sorunlar, insanları birey olmaktan çıkarıp, bir grubun, bir soyun ya da bir aşiretin parçası haline getiriyor. Böyle olunca, insanlar kendi adaletlerini devletten değil, aşiretten bekliyor. Ve bu beklenti çoğu zaman yeni bir husumetleri doğuruyor.

Daha vahimi, bu durumun sosyolojik bir normalleşmeye dönüşmesi. Her yeni ölümün ardından, “aşiret meselesidir” diyerek geçiştirilen olaylar, aslında hepimizin güvenliğini tehdit ediyor. Çünkü bu hesaplaşmaların kurbanı yalnızca taraflar değil maalesef. Kadınlar, çocuklar, masumlar da bu şiddetin hedefi haline geliyor.

Çözüm kolay değil, çünkü mesele yalnızca adli değil. Eğitimden ekonomiye, siyasetten kültüre kadar birçok boyutu var. Ancak şunu kabul etmeliyiz: Eğer bu yapılarla yüzleşmez, onları dönüştürmezsek, daha çok cinayet, daha çok dram ve daha çok adaletsizlik yaşanacak.