“Düşün, uzay çağında bir ayağımız,
Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri
Düşün, olasılık, atom fiziği
Ve bizi biz eden amansız sevda,
Atıp bir kıyıya iki zamanı
Yarının çocukları, gülleri için,
Koymuş postasını,
Görmüş restini.
He canım,
Sen getir üstünü.”
Ne güzeldir Ahmed Arif okuyarak güne başlamak ve ne güzeldir yazdıklarını anlamak, yorumlamak, düşünmek, üstüne konuşmak.
Bu sabah gazetenin haber merkezine bu şiiri okuyarak girdim. Genç bir ekip var haber merkezinde. Kimisi ilk kez duydu bu dizeleri, ne kadar üzücü. Oysa, Ahmed Arif “Yarının gülleri” diyerek tam da onları kastediyordu.
“Düşün” diyordu usta şair. Bir ayağımız uzay çağındayken, bir yanımızda halen kıl çorap ve çarığa muhtaç insanların var olduğunu söylüyordu. Ne kadar acı! Yani çağdaşlıkla yoksulluk yanyana. Birinin diğerinden, diğerinin ötekinden haberi bile yok.
Tekrar “Düşün” diyordu şair. İnsanoğlu atom fiziğiyle evrenin sırlarını çözerken, yürek işçisi Ahmed Arif insanı var eden asıl şeyin “sevda” olduğunu vurguluyordu. Bu sevda, sadece kişiye değil, memlekete, halka, özgürlüğe duyulan sevdadır en nihayetinde.
Tam da bir sonraki dizede “iki zamandan” bahsediyor usta. Biri geçmiş, biri şimdiki zaman. Tutmuş bu iki zamanın getirdiği sıkıntıları, atıvermiş bir tarafa. Geride bırakmış! Neden peki? Cevabı yine kendisi veriyor usta. Yarının gülleri, çocukları için… Onların daha özgür, umutlu nesiller olması gerektiğini bildiği için.
“Koymuş postasını” derken mücadelenin ilk adımını halkın attığını, bedel ödediğini ve bunun karşılığında bedel ödediğini anlatıyor. Yani, “Biz elimizden geleni yaptık, sıra sizde” diyor usta. Ne güzel diyor usta!
1960’larda yazılan bu dizelerden bugüne bakmak lazım. Hani o yarının gülleri? Nerede o umutlu çocuklar? Her biri suskun bir resim, kımıltısız bir kalem. İş yok, aş yok, ekmek yok. Diplomalar duvarda, ekmek aslanın ağzında. Mücadele, yalnızca bir kelime olarak dudaklarda. Korkarak, umutsuzca, beklentisiz yaşayan, çoğu siyah giyinen, çoğu giyinemeyen ve halen ham çarık, kıl çoraplı insanlar… Üstelik uzay çağı bir sonraki aşamaya geçmişken.
Ama işte mesele tam da burada başlıyor. Usta şairin yarının gülleri diye işaret ettikleri hâlâ o yarının gelmesini bekliyor. Belki de o yarın hiç gelmedi. Çünkü sesimizi kısmamızı, susmamızı istediler. Umut yerine korkuyu öğrettiler.
Oysa Ahmed Arif’in dediği gibi bizi biz yapan şey, yalnızca bilim, teknoloji, atom fiziği değil; bizi ayakta tutan, yarına taşıyan o amansız sevdadır.
Bugünün gençleri işsiz, yorgun, suskun görünüyor. Fakat güller susarak açmaz. Çiçek olmak için güneşe, suya ve biraz da cesarete ihtiyaç vardır.
Ahmed Arif, yarının çocukları için iki zamanı bir kenara koydu. Biz de bugün yarının umudu için karanlığı bir kenara koyabiliriz. Çünkü o yarın, dışarıda bir yerlerde değil. Bizim elimizde, bizim sözümüzde, bizim kalemimizde.
Gazetenin haber merkezindeki gençlere bakınca, o yarının hâlâ mümkün olduğunu hissediyorum. Yeter ki “düşün” diyebilelim. Yeter ki “restimizi” görebilelim. Yeter ki, üstünü getirelim. Ve yeter ki yine ustanın dediği gibi, celladın üstüne yürüyebilelim, yüzüne tükürebilelim. Dayanalım kitap ile, dayanalım iş ile, tırnak ile, diş ile, umut ile, sevda ile, düş ile…
Vesselam…