Bir gece, kapı sertçe açıldı. O koskocaman gövdesiyle bir canavar odaya girdi. Adımlarının titreşimi yatağımı bile sallıyordu. Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Kaçacak yerim yoktu; beni kollarına aldı ve hızla götürmeye başladı. Çırpındım, kurtulmaya çalıştım ama nafile… Sessiz bir çığlıkla savruluyordum. Sonra kulaklarım uğuldadı ve bir anda tüm dünya karardı.

Bir başka gecede ise tam tersi bir çaresizlik yaşandı. Sanki bulunduğum zemin aniden ayaklarımın altından çekildi. Bir boşluk… anlamsız bir hız… Ve ben hiçbir şeye tutunamadan hızla düşüyordum. İçimde bir şey, “Birazdan uyanacaksın” derdi ama düşüş devam ederdi. Çarpacağım anı bekler, korkudan nefesim kesilirdi.

Bu iki sahne, aslında gerçek bir gecenin değil, yıllarca beni esir alan aynı iki rüyanın kesitiydi. Bir canavar beni durmadan kaçırır, bir boşluk beni durmadan düşürürdü. Çocuk aklımla anlam veremediğim, ama kalbimi avucuna alan o rüyalar…

O dönemler gece uyumadan önce hep aynı soruyu sorardım kendime:
“Bu gece hangisi gelecek?”
Ve garip bir şekilde, uykudan kaçtığım geceler giderek çoğalmaya başlardı. Ama bizim zamanımızda “Annecim babacım, korktum, yanınıza geleyim” demek, pek mümkün değildi. Karanlığa ve korkuya kendi başıma göğüs germem gerekiyordu.

Ben de çareyi yine kendimde buldum.
Belki de o yaşta yaptığım en büyük içsel buluştu: Teslim olmayı öğrenmek.

Dedim ki kendime:
“Artık karşı koymayacaksın. Bu sadece rüya. Gerçek olmadığını bil yeter. Canavar mı geliyor? Bırak gelsin. Düşüyor musun? Bırak düş.”
Bir çeşit içsel telkin, bir çocuk kodlaması…

Sonra bir gece, canavar rüyası yine geldi.
Bu kez çırpınmadım. Bağırmadım.
Kollarına alınırken kalbim hâlâ panik içindeydi ama bedenim sakindi. Öyle sessiz kaldım ki canavar bile şaşırmış gibiydi. Sonra beni götürdü… ama beklemediğim bir yumuşaklıkla. Sevdi, okşadı, baktı, besledi. Sanki bütün o kaba görüntünün altında merhamet saklıymış gibi… Sonunda beni, aldığı yere aynı güvenle geri bıraktı.

Yıllarca kabus sandığım o canavar, meğer bir nevi koca yürekli bir koruyucuymuş.

Düşme rüyasına gelince…
Bir gece yine o boşluğa bırakıldım.
Ama bu kez fark vardı:
Bıraktım kendimi.
Serbestçe… direnmeden… korkuya meydan okuyarak.
Ve tam yere çakılıyorum dediğim anda, birden yükselmeye başladım. Uçuyordum.
Düşüş, kanatlandı.

İkisi de çocukluk rüyalarıydı aslında.
Ama bana çocukluktan çok daha büyük bir ders bıraktılar:

Kaçtığın her korku büyür.
Teslim olduğun her korku dönüşür.

Bugün hâlâ bir şeylerden çekinirken, bir zamanlar kabus sandığımız canavarların aslında merhamet taşıdığını; o dipsiz düşüşlerinse içimizde saklı uçuşlara dönüştüğünü hatırlayalım. Ve karanlığın içinde birbirimize o eski cümleyi yeniden fısıldayalım:

“Rüya değil mi? Bırak gelsin.”

Ve belki de cesaret, tam da bu cümlenin içinde saklıdır.

Sevgilerimle...

☕Bu hafta çayınızı içerken korkularınızı fincanın kenarına oturtun; siz içtikçe onlar düşer zaten.

? Bir cümlelik durak:
Düşmekten korktuğunuzda aslında uçabileceğinizi hiç düşündünüz mü?