Van’da mahalle, aile, akrabalık ve aşiret ilişkileri bireyin hayatını ne kadar belirliyor?
Bu soru, ilk bakışta yalnızca sosyal hayatın bir parçası gibi görünse de aslında kadınların özgürlüğünden gençlerin geleceğine, evliliklerden siyasi tercihlere, iş hayatından göçe kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Çünkü insan bazen kendisine doğrudan “Bunu yapamazsın” denildiği için değil, “Bunu yaparsam ne olur?” diye düşündüğü için bir kararından vazgeçebiliyor.
Belki de tartışılması gereken asıl mesele tam burada başlıyor: Gerçekten ne kadar özgürüz?
Van gibi insanların birbirini yakından tanıdığı, aile, akrabalık, hemşehrilik ve mahalle ilişkilerinin güçlü olduğu kentlerde bireyin aldığı kararlar çoğu zaman yalnızca kendisini ilgilendirmiyor. Bir kişinin evlenmesi, boşanması, çalışması, başka bir kente gitmesi, arkadaş çevresi, kıyafeti, siyasi görüşü veya sosyal medya paylaşımı bile çevresinin değerlendirmesine konu olabiliyor.
Elbette aile, akrabalık veya aşiret ilişkilerinin varlığı tek başına baskı anlamına gelmez. Bu ilişkiler aynı zamanda dayanışma, yardımlaşma, güven ve sosyal destek anlamına gelebilir. İnsanlar zor zamanlarında ailesine, akrabalarına veya çevresine yaslanabilir. Ekonomik ya da sosyal olarak birbirine destek olan güçlü topluluk bağları, toplumun önemli bir parçasıdır.
Ancak sorun, bu bağların bireyin kendi iradesinin önüne geçmesiyle başlıyor.
Bir insanın hayatıyla ilgili karar verirken sürekli “Ailem ne der?”, “Akrabalar ne düşünür?”, “Mahallede benim hakkımda konuşulur mu?”, “İş çevrem bana nasıl bakar?”, “Çocuğumun okulunda sorun yaşar mıyım?” diye düşünmesi, görünür bir baskı olmasa bile kişinin davranışlarını sınırlayabiliyor.
Bazen ortada tehdit yoktur. Kimse bağırmaz, kimse açıkça yasak koymaz. Fakat insan yine de yapmak istediği şeyi yapmaz.
Çünkü “el âlem ne der?” düşüncesi, kimi zaman açık bir yasaktan daha güçlü hale gelebilir.
Özellikle birbirini yakından tanıyan yerleşimlerde insanların birbirlerinin hayatlarından haberdar olma ihtimali yüksektir. Bu durum dayanışmayı güçlendirdiği kadar sosyal denetimi de artırabilir. Bir kişinin nasıl giyindiği, kimlerle arkadaşlık yaptığı, kiminle evlendiği, boşanıp boşanmadığı, hangi işi seçtiği veya başka bir şehirde yaşamak istemesi çevrenin gündemine girebilir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Toplumun bir davranışı eleştirmesi başka, bireyin kararını kontrol etmesi başka bir şeydir. İnsanların farklı düşünmesi veya bir davranışı onaylamaması hayatın doğal bir parçasıdır. Fakat tehdit, dışlama, ekonomik yaptırım, takip, şiddet, zorla evlendirme veya aile üzerinden baskı devreye girdiğinde konu artık yalnızca toplumsal görüş farklılığı olmaktan çıkar.
Aynı durum aşiret ilişkileri açısından da geçerlidir. Aşiret veya geniş akrabalık bağlarını doğrudan baskıyla özdeşleştirmek doğru değildir. Bu yapılar bazı insanlar için güçlü bir dayanışma ve yardımlaşma ağı olabilir. Ancak herhangi bir sosyal yapı, bireyin hayatına ilişkin kararlar üzerinde bağlayıcı bir otoriteye dönüşüyorsa orada bireysel özgürlük ile kolektif otorite arasında bir gerilim ortaya çıkar.
Bir insan kiminle evleneceğine, nerede yaşayacağına, hangi mesleği seçeceğine, hangi siyasi görüşü benimseyeceğine, kimlerle arkadaşlık edeceğine veya boşanıp boşanmayacağına kendi iradesiyle karar veremiyorsa, burada tartışılması gereken yalnızca gelenekler değildir. Asıl mesele, kişinin kendi hayatı üzerindeki söz hakkının ne ölçüde kendisine ait olduğudur.
Üstelik bu baskının en görünmez hali, kişinin onu zamanla kendi içinde taşımaya başlamasıdır.
“Kimse bana bir şey söylemedi ama ben bunu yapamam.”
Belki de sosyal baskının en güçlü olduğu nokta budur.
Çünkü bir süre sonra dışarıdaki otoritenin yerini kişinin zihnindeki otorite alabilir. İnsan artık herhangi bir tehdit almadan da kendisini sınırlandırmaya başlayabilir. Toplumun tepkisini önceden tahmin eder, o tepkiyle karşılaşmamak için kararından vazgeçer ve bunu kendi tercihi olarak görmeye başlayabilir.
Kadınlar açısından bu durum daha ağır sonuçlar doğurabilecek bir noktaya ulaşabilir. Çalışmak isteyen, eğitimine devam etmek isteyen, başka bir şehirde yaşamak isteyen, kendi ekonomik hayatını kurmak isteyen, evliliğine kendisi karar vermek isteyen veya boşanmayı düşünen bir kadın; ailesinin, akrabalarının veya çevresinin tepkisini hesaba katmak zorunda hissedebilir.
Buradaki mesele yalnızca geleneklerin varlığı değildir. Asıl mesele, geleneksel değerlerin kişinin tercih yapma hakkını ortadan kaldırıp kaldırmadığıdır.
Gençler açısından da benzer bir tablo ortaya çıkabiliyor. Başka bir şehirde okumak, farklı bir meslek seçmek, kendi sosyal çevresini oluşturmak veya ailesinden bağımsız bir hayat kurmak isteyen gençler bazen bu tercihleri nedeniyle “ailesinden uzaklaşmak” ya da “değerlerinden kopmak”la suçlanabiliyor.
Oysa bir insan ailesini sevebilir ve yine de kendi kararlarını verebilir. Kendi topluluğuna bağlı olabilir ve siyasi tercihini kendisi belirleyebilir. Geleneklerine saygı duyabilir ama hayat arkadaşını kendi seçebilir. Mahallesini sevebilir ama farklı düşünebilir.
Aidiyet ile özgürlük birbirinin karşıtı olmak zorunda değildir.
Bence bu tartışmanın en önemli noktalarından biri de ekonomik bağımlılık. Çünkü özgür karar verebilmek yalnızca psikolojik bir mesele değil. Bir insan barınma, iş, eğitim veya ekonomik ihtiyaçları konusunda tamamen ailesine ya da yakın çevresine bağımlıysa “hayır” deme kapasitesi de zayıflayabilir.
Kimse açıkça “Bunu yaparsan seni cezalandırırım” demeyebilir. Fakat kişi “Bunu yaparsam ailem ekonomik desteğini keser”, “İşimi kaybedebilirim”, “Çevrem benimle ilişkiyi kesebilir” diye düşünüyorsa kararını bu ihtimallere göre verebilir.
Bu nedenle bireysel özgürlük tartışmasını yalnızca kültürel değerler üzerinden yürütmek yeterli değildir. Ekonomik bağımsızlık, eğitim, istihdam ve kişinin kendi yaşamını kurabilme imkânı da bu tartışmanın önemli parçalarıdır.
Mesele siyasi tercihlere geldiğinde ise konu daha da önemli hale geliyor. Bir kişinin oy verirken ailesinin, akrabalarının, çevresinin veya bağlı olduğu topluluğun tercihlerini düşünmesi tek başına baskı anlamına gelmez. İnsanlar elbette çevrelerinden etkilenebilir ve ortak siyasi tercihler geliştirebilir.
Ancak kişi farklı düşündüğü için tehdit ediliyor, dışlanıyor, ekonomik veya sosyal yaptırımla karşılaşıyorsa burada bireysel tercih özgürlüğü açısından ciddi bir sorun ortaya çıkar.
Sonuçta mesele “Aşiret var mı?”, “Aile güçlü mü?” veya “Mahalle birbirini tanıyor mu?” sorularından çok daha farklı bir yerde duruyor.
Asıl soru şu:
Bir insan kendi hayatıyla ilgili kararları ne ölçüde kendisi verebiliyor?
Bu sorunun cevabını bulmak için de genellemelerden uzaklaşmak gerekiyor. “Aşiretler baskı yapıyor”, “gelenekler insanları özgür bırakmıyor” gibi kesin ifadeler hem toplumsal gerçekliği açıklamakta yetersiz kalır hem de farklı yaşam deneyimlerini aynı kefeye koyar.
Çünkü aynı aile içerisinde bile farklı durumlar yaşanabilir. Bir genç eğitim konusunda desteklenirken evlilik tercihinde baskı görebilir. Bir kadın ekonomik olarak desteklenirken sosyal hayatıyla ilgili kısıtlamalarla karşılaşabilir. Bir kişi ailesinden maddi yardım alırken siyasi görüşünü açıklamakta zorlanabilir.
Dolayısıyla mesele bir sosyal yapının varlığı değil, o yapının bireyin hayatına hangi noktaya kadar müdahale ettiğidir.
Belki de bütün bu tartışmanın merkezine “rıza” kavramını koymak gerekiyor.
Bir insan bir kararı gerçekten istediği için mi veriyor?
Yoksa dışlanmamak, ailesini kaybetmemek, işini korumak, ekonomik desteğin kesilmesinden korkmamak veya çevresinin hakkında konuşmasından çekinmek için mi?
Dışarıdan bakıldığında iki karar birbirinin aynısı görünebilir. Ancak kararın nasıl verildiği, özgürlük açısından büyük fark yaratır.
Van gibi aile, akrabalık ve toplumsal ilişkilerin güçlü olduğu kentlerde bu konuyu konuşmak kolay olmayabilir. Fakat yerel gazeteciliğin görevi de yalnızca kolay soruları sormak değildir.
Belki de sorulması gereken soru şudur:
Van’da insanlar hayatlarına ilişkin kararları gerçekten kendileri mi veriyor?
Gençler hangi noktada ailelerinin beklentileriyle kendi gelecekleri arasında kalıyor? Kadınlar çalışma, eğitim ve evlilik kararlarında ne kadar özgür? İnsanlar siyasi görüşlerini açıklarken çevrelerinin tepkisinden çekiniyor mu? İş bulurken akrabalık ve hemşehrilik ilişkileri ne kadar belirleyici? Bir insan ailesinden destek alırken bunun karşılığında hayatına ne kadar müdahale edilmesini kabul ediyor?
Bunlar yalnızca sosyolojik sorular değil, aynı zamanda gazeteciliğin araştırması gereken sorular.
Çünkü özgürlük, yalnızca birilerinin bize “izin vermesi” değildir.
Özgürlük, insanın kendi hayatıyla ilgili kararları verirken farklı düşünebilmesi, gerektiğinde “hayır” diyebilmesi, çevresinden farklı bir tercih yapabilmesi ve bunun bedelini tehdit, şiddet, dışlanma veya ekonomik yaptırım olarak ödemek zorunda kalmamasıdır.
Aile güçlü olabilir. Akrabalık ilişkileri güçlü olabilir. Mahalle kültürü yaşayabilir. Aşiret dayanışması sürebilir. Gelenekler gelecek kuşaklara aktarılabilir.
Ama bütün bunların yanında bireyin de kendi hayatı üzerinde söz hakkı vardır.
Belki de “Özgür değiliz” derken önce kendimize şu soruyu sormalıyız:
Gerçekten özgür olmadığımız için mi bazı kararları alamıyoruz, yoksa özgür olduğumuzu düşünsek bile başkalarının ne diyeceğinden korktuğumuz için mi?
Bazen insanın önündeki en büyük duvar, karşısındaki insanlar değil, onların ne söyleyeceğine dair kendi zihninde kurduğu duvar olabilir.
Ve belki de gerçek özgürlük, o duvarın nerede başladığını fark etmekle başlar.